Zamanın Kısa Tarihi

Bir blog açıp da onun bunun hakkında ahkam kesmeye kalkan adamın biraz da kendisi hakkında yazmasının fena olmayacağını düşündüm. Umarım ki bu blogun en sıkıcı yazısı bu olacak.

Evet, başlık Stephen Hawking’den aşırma. Kendisi ve diğer meslektaşları 13.8 milyar yıllık bir tarihten bahsediyorlarsa da ben 1 Aralık 1968’den öncesini kaçırdım maalesef. Anne ve babamın anlattığına göre zaten o gün de doğmasaymışım zorla alacaklarmış beni; şimdinin aksine 1968’de varsayılan (şu “default”un da hala tam Türkçe’sini bulamadık) metod normal doğum, anormali sezaryenmiş. Beklenen tarihimi epey geçirdiğimi söylüyorlar. Bilsem zaten bir gün önce ya da sonra doğardım, daha sonra tuttular 1 Aralık’ı dünya AIDS günü ilan ettiler. Yine de doğum günümü soranlara “boşverin ya, annem meşgul kadınmış, beni bi aralık doğurmuş” şeklinde geyik yapma fırsatı verdiği için doğum günümü severim.
  
İlk fotoğrafım ve 8-9 yaşındayken kızkardeşimle.

Ankara’da doğdum. O tarihlerde Kolej semtinde bir evde otururmuşuz; hayal meyal hatırlıyorum. Ama asıl çocukluğum Mebusevleri mahallesinde geçti. Anıttepe İlkokulu’na, ardından Ankara Atatürk Anadolu Lisesi’ne gittim, 1986’da mezun oldum.

Sonra, toplamı 11 yıl sürecek Hacettepe Üniversitesi maceram başlar. Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümü’nden Elektrik Mühendisi olarak mezun oldum. İlkokul ve lise için yukarıda kullandığım “gittim” eylemini biraz farklı gerçekleştirdim aslında; üniversiteye gitmesine gittim de bölüme pek uğramadım. Beytepe kampüsünde bulunan Feycan ve Fizcan adlı güzide iki kantin vaktimin çoğunun arkadaşlarla geçtiği mekanlar oldu. Buna rağmen sadece 1 yıl uzatma ile 1991’de mühendis diplomasını almayı başardım. Bu 5 yılda kazandığım bir sürü arkadaş 1 yıl uzattığıma misliyle değer.

 Üniversiteden mezun olurken, babam, kardeşim, annem ve Erol Dayım..

Herkesin “bakalım hangi bilgisayar firmasında başlayacak?” diye beklediği bir dönemde araştırma görevlisi olmak ve yüksek lisans yapmak için kendi bölümüme başvurdum ve kazandım. Bu kararımın altında ben öğrenciyken araştırma görevlisi olarak bizimle çok şey paylaşan ağabeylerimize duyduğum hayranlık yatar. Ben de iyi bir araştırma görevlisi olabildim mi? Bunu söylemek bana düşmez; bu satırları okuyanlar arasında benim zulmüme katlananlardan kimse varsa aşağıya yorum olarak yazsın lütfen. Benim asıl amacım araştırma görevliliği yapmaktı ama arada yüksek mühendis diplomamı da aldım, doktoraya başladım, yeterliliğimi verdim, tezimi tamamlamadan okulu bıraktım.


1993, Elektrik Makineleri Laboratuvarı, Şehsuvar ve Göktürk’le birlikte.

Birazdan sayacağım birkaç başka şeyin yanında bu bilgisayar denen meret hep hayatımda oldu benim. Topu topu 1 KB belleği olan Sinclair ZX81’den tutun da, Commodore 128, Amiga, PC diye ilerledi bu ilişki. Okulda da araştırma görevliliğinin yanı sıra bilgisayar labarotuvarının işletilmesi gibi işlerle de uğraşıyordum. Önce DOS, biraz Novell, Windows, o arada internet diye bişey icad oldu, www filan derken 1996 sonunda okuldan ayrılıp bilişim teknolojileri üzerinde kariyerimi devam ettirmeye karar verdim.

Bilişim hayatıma Biltam’da başladım. İngilizce presales lafının Türkçe’ye aktarılması olan Satış Destek Mühendisi olarak girdim sektöre. Adı değişse de hep teknik satış pozisyonlarında çalıştım. Çok detayını Linkedin’den görebilirsiniz; Biltam 1 yıl sürdü, 1.5 yıl DataSel, 8 ay Kara Kuvvetleri Komutanlığı, 5 yıl HP, 3 yıl Meteksan ve 2 yıl da Microsoft tecrübem var. Son 2.5 yıl biraz farklı…

4S’te bi hikaye anlatırken.

4S’te benim o güne kadar yaptığıma benzer işler yapan 8 kişiyle başlayıp yaklaşık 20 kişiye büyüttüğümüz bir ekibe liderlik etme şansı verildi bana. Hep kendi pozisyonum odaklı düşünmek yerine bir çok odağın uyum içinde faydalı hale getirilmesi konusunda kendimi geliştirdiğimi düşünüyorum bu rolde.

İş dışında, hobilerimden biri de bilişim. Ama ondan bile önce müzik gelir. İlkokul yıllarımda, her hafta harçlığımla 45’lik plak aldım. Gazoz, leblebi daha alt sıradaydı; Barış Manço, Ajda Pekkan, Füsun Önal, Erkin Koray… Hala babamın evinde durur o plaklar. Lise yıllarında 80’ler pop olayına, Modern Talking, Gazebo, Falco, Sandra, Pet Shop Boys’la bi uğradıktan sonra, Queen, Styx diyerek halen en favorim olan rock ve metal tarzına doğru geçişimi tamamladım. Accept, Judas Priest, Dio, Iron Maiden, Rainbow, Deep Purple, Helloween, Megadeth, Manowar, Alan Parsons Project, Pink Floyd… öyle şeyler işte. Ha ama, bi Jean-Michelle Jarre, Pink Martini, yeri gelsin Buddha Bar, hele ki Herbert von Karajan’ın Berliner Philharmoniker’inden Tchaikovsky, Bach, Strauss, Beethoven, iyi bir tenordan birkaç arya, bizim havalardan Kargo, Mor ve Ötesi; bunlara da hiiiç itirazım olmaz. Çalışırken, yemek yerken, arabada giderken falanken, filanken, hele ki yalnızsam hep birşeyler dinlemek isterim.

Ve de okumak. Ama tercihan gerçek dünyayla alakası olmayan şeyler. Asimov, Eddings, Tolkien, Poe, Lovecraft, George Martin, O. Henry, Sir Arthur Conan Doyle, Agatha Christe teyze, Ejderha Mızrağı, Arthur Clarke, Philip K. Dick eserleri ile dolu bir kitaplığım var. Aksiyon, polisiye ve gerilim de severim ama, iğrençliğe kaçmayın lütfen; Grangé’ı midem kaldırmıyor mesela.

Ha bir de Martin Mystère; ya da benim çocukluğumda yayınlandığı adıyla Atlantis. İlk sayısından itibaren mevcut; mega projelerimden birisi tamamını scan edip elektronik formata dökmek zaten. Tamam, Zagor, Kızılmaske, Mandrake, Red Kit, tenten, Asteriks filan da okuyorum da, Martin abinin yeri farklı. Asteriks deyince de 1973’te Kervan Yayınları’nda tadını aldığım ve Halit Kıvanç’ın çevirisi ile Türkçe’leşmiş Asteriks serisine olan özlemimi de dile getirmeden geçemeyeceğim. Hayır efendim, onların adları Hopdediks, Toptoriks, Dertsiziks’tir; yenilerini burada yazmaya bile tenezzül etmem.

Bu kadar bilim kurgu, fantazi okuyup da benzer çizgide sinema da takip etmemek ayıp. Star Wars, Indiana Jones, Çömlekçi Hayri, (Captain) Jack Sparrow, ilk zamanlar Spielberg’leri, Cristopher Nolan eserleri, Baba’lar, Bond’lar, Jason Bourne serisi, ayrı tel ama Notting Hill tarzı filmler sıkılmadan saatlerce seyredeceğim şeyler.

Dizi deseniz, tamam seyrettik bitti Lost, sonradan baydıysa da BattleStar Galactica (yenisi tabi), How I Met Your Mother (hayır, nasip olmadı, Friends’i seyretmedim), gene sonu baysa da Chuck, bi 2 tur daha sıkılmadan izlerim Coupling, Sherlock, Doctor Who gibi şeyler dizi portföyüm. Çocukluğumdan kalma 3 anı olan Robotech, Battlestar Galactica ve Space 1999’un da eBay’den DVD’lerini aldım; nadir bulunur, lazımsa haberim olsun.

Belgesel deliliğimi de unutmayalım. Through The Wormhole, The Universe, How Earth Made Us, Planet Earth, Earth: The Power Of The Planet, South Pacific gibi belgeselleri seyrederek bütün bir günü geçirebilirim.

Tabii ki Shrek, Incredibles, Toy Story, Ice Age, (kız filmi diyenle kavga ederim) Beauty And The Beast, Monsters Inc., Madagascar, Treasure Planet (harika bir uyarlama bence), Tangled, Cars… ekleyeceğiniz önerileriniz olursa seve seve izlerim. Çizgi filmleri bilerek sona sakladım. Çünkü bu aralar çok seyrediyorum. Bir nedeni var:

Bu Emre, o güzel neden. Oğlum. 7 Ocak 2009’dan bu yana hayatımdaki en önemli şey o. Baba olmak ve babalık yapmak dünyanın en güzel şeyi. Onun dışında kalan her şey detay.

Ailemle beraber Ankara Yaşamkent’te yaşıyorum. Oğlumu en iyi şekilde yetiştirmek şu andaki temel hedefim. Bu süre içinde de gördüğüm, bildiğim, yapabildiğim şeylerle birilerine faydalı olabilirsem ne güzel.

Bildiklerimi ve aklımdan geçenleri paylaşmak için de bu blogu oluşturdum. İşe yarar umarım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to top