Bilişim Optimizasyonu

İlk olarak sizlerden “optimizasyon” sözcüğü için özür diliyorum. Elimden geldiğince yabancı kökenli sözcük kullanmama taraftarıyım ama inanın bu kelimenin tam karşılığı olan bir sözcük bulamadım yıllardır.

Optimizasyon ve bilişim gerçek hayatta çok iç içe iki kavram. Bilişimin temel konusu zaten kişi ve kurumların gündelik işlerini daha verimli yapabilir hale getirmek. Yalnız, bir anlamda hayatımızı optimize eden bilişim kaynakları o kadar yaygın bir hale geldi ki, bu kaynakların ne kadar verimli çalıştıklarını sorgulamanın zamanı da geldi artık.

Konuya şuradan başlayalım: Bilişim bizlerin yapmayı hedeflediğimiz kişisel ya da kurumsal işler için bir araç. Bir iş hedefine ulaşmak için kullanıyoruz bilişimi. Bu hedefin de belirli standartları, belirli kıstasları var. Öncelikli hedefimiz bu standartları tutturmak olmalı. Bunun için gerekli yatırım ne ise yapılmalı.

2000 yıllına kadar bu işler biraz daha az çetrefilliydi. Bilişim cihazlarının kapasiteleri kısıtlıydı. Karun kadar zengin olsanız da, 3 boyutlu bir dosyayı işlemek 200 MHz’lik bir bilgisayarda 3 saat sürüyorsa, bu süreci 2 saate düşürmek için yapabileceğiniz tek şey 300 MHz’lik bilgisayarın çıkmasını beklemekti. Verilen hizmetin süresini teknolojinin limitlerinin belirlediği o günlerde yapabileceğiniz en iyi optimizasyon abartmamaktan ibaretti çoğunlukla.

Tabi, 2000 deyince o zamanlar dot-com balonunun en şişik dönemleri olduğunu da unutmayalım. Bilişim camiası en havalı, çağını yaşıyor, bilişim teknolojilerine yatırım yapanlar da bu yatırımlarının verdikleri her kuruşu misliyle çıkaracaklarına inanıyordu. Derken balon patladı, sonra kuleler yıkıldı. Kurumların ceplerindeki paralar daha kıymetli hale gelince, diğer her alanda olduğu üzere bizim işleri de nasıl daha verimli yaparız diye hal çareleri aramaya başlar olduk.

Bu kadar donanıma gerçekten ihtiyaç var mı? Azaltamaz mıyız?
 

Bugün yaptığımız bilişim projelerinin çok azında performans bariyerine takılıyoruz. Takıldığımız bariyer fiyat/performans oranı oluyor çoğunlukla; bu da optimizasyonun başladığı nokta zaten.

İşe fiziksel mekandan başlayabiliriz aslında. Bir sunucunun veri merkezinde kapladığı alan bile uç uca ekledikçe oldukça bir maliyet teşkil ediyor, hele veri merkezi diye ayırdığınız yer pahalı bir semtte ise. Zaten veri merkezlerini varoşlara taşıdık bu yüzden. İçeriyi optimize etmek için de önce rack, şimdilerde ise blade yapıda sunuculara doğru bir geçişimiz söz konusu.

Sunucularımızın tükettiği elektrikten de tasarruf edebiliyoruz artık. Çalışmasına gerek duyulmayan işlemci çekirdekleri kendilerini kapalı duruma çekerek hem elektrik tüketmiyorlar, hem de tükettikleri zaman yaydıkları ısıyı düşürerek soğutma maliyetlerinde tasarrufa destek oluyorlar. Benzeri akıl disk sistemlerinde de var; çalışmayan disk dönmüyor artık.

Paylaşım bilişimde optimizasyon sağlayabildiğimiz en güzel noktalardan birisi. Birden çok sistemin aynı kabineti paylaşıyor olmasından başlıyoruz işe ama tahmin edeceğiniz üzere konuyu sanallaştırmaya doğru getiriyorum. Evet, artık bir fiziksel sunucunun üzerinde birden çok sanal sunucu çalıştırıyoruz.

Ama sanallaştırma illa ki bir fiziksel kaynağı birkaç farklı sanal parça olarak göstermek değil. Yoksa depolama sanallaştırma PC’lerimizdeki diskleri C: ve D: diye iki farklı parçaya bölmekten öteye gidemezdi. Verileri disklere fiziksel olarak yazmak yerine önce bir tasniften geçirip ona göre işlem yapıyoruz. Böylece depolama kaynaklarımızı çok daha akıllı şekilde yönetmemiz mümkün oluyor.

Aynı tasnif işlemini bugünlerde ağ cihazları da yapmaya başladı. TCP protokolü ile ilgili ufak tefek oynamalar da yaparsanız hem hat kalitesi, hem de bant genişliği anlamında ciddi farklılıklar yakalayabiliyorsunuz.

Boru’dan nasıl daha fazla su akıtırız olayı ağ optimizasyonu başlığı ile hayli popüler.

Her bir teknoloji de bir diğerini tetikliyor. Masaüstü sanallaştırmaya yatırım yaparsanız, PoE standardında zero-client’lar kullanarak istemci bilgisayar kablolamasından bile bir tasarruf sağlamanız mümkün. Aynı teknoloji size her istemci için bağımsız işlemci, bellek ve disk satın almanız yerine toplam kapasitesi çok daha küçük olan bir kaynak havuzundan aynı hizmeti vermenizi de sağlıyor.

Zero client’lar daha ufak tabi, ama asıl mesele ortalama bir PC’nin ¼’ü kadar elektrik tüketiyorlar.

Bilişim yönetimini de unutmamak lazım. Bilişim kaynaklarının yönetiminde otomasyona giderek bu amaçla hizmet veren personelden ve bunların maliyetlerinden de ciddi bir tasarruf sağlamak mümkün. Biraz kendi bacağına kurşun sıkmak gibi oluyor ama olsun.

Unutmamak gereken bir nokta da optimizasyon için harcayacağımız bedelin optimize edilmesi. Sonuçta attığımız taşın ürküttüğümüz kurbağaya değmesi gerekli.

Daha birçok detaylı örnek verilebilir tabi ki. Ancak işin özüne inecek olursak, günümüzde bir bilişim projesini yapmak için kaynakları yığmak yerine, var olan ve yeni alınacak kaynakları daha verimli kullanacak yapıları kurmak daha akıllıca bir yaklaşım. Aradaki fark, hele yıllara yayarsanız çok ciddi rakamlara ulaşabiliyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to top