Türkiye’de Teknoparklar

 

Günümüzde iş dünyasında “Üniversite” deyince hemen akla gelen bir kavram oldu Teknokent ya da diğer ifade edilişi ile Teknopark sözcüğü.

Ülkemizdeki yasal ifadesi Teknoloji Geliştirme Bölgesi olan teknoparkların dünyadaki geçmişi 1950’li yıllara dayanıyor. Türünün ilk örneği Amerika Birleşik Devletleri’nde Silikon Vadisi – Stanford Araştırma Parkı. Bu iş birlikteliğinin ne derece verimli olduğunu anlatmaya gerek yok. Amerika’daki başarının ardından 1970’li yıllarda Avrupa ve Japonya da teknokentler üzerinde bir yoğunlaşma yaşanmış. Teknokent kavramının standartlaşması ve teknokentlerin ortak bir çatı altında hareket etmesi için de 1984’te International Association of Science Parks and Areas of Innovation (IASP) kurulmuş. Bugün ülkemizdeki hemen hemen tüm teknoparklar bu kuruluşa üye durumdalar.

Türkiye’deki ilk teknokent çalışması 1980’lerin sonlarına doğru ODTÜ’de başlamış. Yapılan çalışmaların sonunda, 1991 yılında teknoloji geliştirmeye yönelik kuluçka merkezleri kurmak ana hedefi altında KOSGEB ile işbirliği içinde oluşturulan ODTÜ-TEKMER konunun Türkiye’deki ilk örneği olarak gösteriliyor. ODTÜ-TEKMER’de elde edilen başarılı çalışmalar sonunda Dünya Bankası tarafından hazırlanan bir fizibilite raporunun da desteği ile kavramın yasallaşması sürecine gidilmiş ve 2001 yılında 4691 numaralı Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu yayınlanmış. Bu kanun sonrasında ilk faaliyete geçen teknoloji geliştirme bölgesi 2001 yılında ODTÜ-Teknokent olmuş. Türkiye’de de bir birliktelik sağlanması adına 2010 yılında Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Derneği kurulmuş.

İlk teknoloji geliştirme bölgemiz, ODTÜ Teknokent.
 

Kanunla beraber Türkiye’de toplam 43 teknoloji geliştirme bölgesi ilan edilmiş. 2012 itibarı ile bunlardan 32 tanesi faaliyette. Dünya çapındaki rakam 400 civarında. Bugün dünyada 128.000’in üzerinde firmanın teknoloji geliştirme bölgelerinde faaliyet gösterdiği belirtiliyor.
İlk örneği bilişim sektöründen olduğu için olsa gerek, teknokentler genellikle bilişim firmaları ile birlikte anılıyorlar. Ancak, doğaldır ki konu bununla sınırlı değil; tarımdan spora, inşaattan uzay teknolojilerine kadar aklınıza hangi sektör gelirse gelsin, teknoloji geliştirme bölgelerinde faaliyet gösterebiliyor.

Teknokentlere yüksek talep gelmesi boşuna değil. Teknokent bünyesinde faaliyet gösteren işletmelere sağlanan belirli imtiyazlar iş sahiplerinin ilgisini çekiyor. Öncelikle, teknokentte faaliyet gösteren firmalara sağlanan çeşitli maddi avantajlar var. Belirli vergi kalemlerinde sağlanan muafiyet bunlardan ilk akla geleni. Teknokent firmaları KOSGEB desteklerinden yararlanabiliyorlar; bunların bir kısmı hibe şeklinde bir kısmı taksitli geri ödeme şeklinde olabiliyor. Maddi avantajların yanı sıra teknoloji geliştirme bölgesi yönetimlerinin sağlamakla yükümlü oldukları bazı altyapı hizmetleri de işletme sahiplerinin üzerinden belirli yükleri alıyor.

Haliyle bu avantajlara sahip olmanın bir de bedeli var. Basitçe araştırma ve geliştirme faaliyetlerinde bulunmak zorunda teknoloji geliştirme bölgesi firmaları. Tabi ki kanunda belirtilen şartlar dahilinde.
Aslında 4691 numaralı Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu’nun Madde 1: Amaç başlığı konuyu layığı ile açıklıyor:

“Bu Kanunun amacı, üniversiteler, araştırma kurum ve kuruluşları ile üretim sektörlerinin işbirliği sağlanarak, ülke sanayiinin uluslararası rekabet edebilir ve ihracata yönelik bir yapıya kavuşturulması maksadıyla teknolojik bilgi üretmek, üründe ve üretim yöntemlerinde yenilik geliştirmek, ürün kalitesini veya standardını yükseltmek, verimliliği artırmak, üretim maliyetlerini düşürmek, teknolojik bilgiyi ticarileştirmek, teknoloji yoğun üretim ve girişimciliği desteklemek, küçük ve orta ölçekli işletmelerin yeni ve ileri teknolojilere uyumunu sağlamak, Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulunun kararları da dikkate alınarak teknoloji yoğun alanlarda yatırım olanakları yaratmak, araştırmacı ve vasıflı kişilere iş imkânı yaratmak, teknoloji transferine yardımcı olmak ve yüksek/ileri teknoloji sağlayacak yabancı sermayenin ülkeye girişini hızlandıracak teknolojik alt yapıyı sağlamaktır.”

Kanuni tanımları bir tarafa bıraksanız bile, vatandaş olarak baktığınızda da çok mantıklı bir oluşum teknokentler.

İşi sadece firmalar tarafından ele aldığınızda çoğu firmanın belirli bir büyüklüğe ulaştıktan sonra bir atalete ulaştığını söyleyebilirsiniz. Firmaları içine girdikleri “al ve sat” döngüsünden çıkartmak için yapılacak en güzel yöntem onları araştırma ve geliştirmey teşvik etmek. Ancak tabi, devlet olarak yapacağınız bu teşviğin de uygulanabilir olmasını sağlamanız lazım. Ekonomik şartlar çoğu firmanın bu tür araştırma ve geliştirme faaliyetleri için bünyesinde daimi eleman barındırmasına olanak vermiyor.

Üniversitelere gelince de farklı bir kısır döngü oluşması tehlikesi ile karşı karşıyasınız. Üniversite olgusunu ortaöğretim kurumlarından ayıran birkaç öğe var. Bir tanesi üniversitelerin sadece öğretim kurumu değil, bir araştırma kurumu kimliğine de sahip olması. Bir ikincisi de üniversitenin yetiştirdiği öğrencinin başka bir öğretim kurumuna değil iş hayatına çıkış yapıyor olması. İşte bu noktada da üniversitelerin sadece öğrenci mezun eden, kendi bünyesinde de teorik araştırmalarla yetinen bir kurum haline dönüşmesi tehlikesi söz konusu. Bu araştırmalara ve araştırmacılara da bir yerden kaynak sağlamanız lazım.

Bir de üniversiteden mezun taze beyinlerin üreteceği fikirleri değerlendirmenin bir yolunu bulmanız lazım. Ekonomik imkanı kısıtlı ama geniş hayalleri olan gençlerin, atalet yolunda ilerleyen firmaların dişlilerine kapılmadan iş hayatına girebilmeleri konusunda bir çözüm bulmak gerek.

Bünyelerinde iki farklı alt yapılandırmayı barındıran teknoloji geliştirme bölgeleri aslında bu üç olgunun yan yana geldiği yerler.

Teknoloji geliştirme bölgelerinin bünyesinde er alan yapılardan birincisi teknoparklar. Bunlar halen ticari sürdüren firmaların araştırma ve geliştirme faaliyetlerini üniversitelerin sahip olduğu araştırma olanakları ile eşleştirmeyi hedefliyor. Bu sayede firmalar araştırma faaliyetleri için üniversitede bulunan araştırma kaynaklarını kullanabiliyor. Üniversitelerin sahip olduğu laboratuvar, kütüphane gibi varlıkların yanı sıra üniversite öğrencileri ve öğretim elemanları da firmalar için personel kaynağı olarak değerleniyor. Üniversiteler ise gerçekten ticari ve teknolojik fayda sağlayabilecek araştırma konularını ekonomik olarak destekleyebilecek finansal kaynaklarla buluşmuş oluyor. Mezunlar, daha önce projelerinde çalıştıkları firmalarda çok daha rahat iş bulabiliyorlar.

Bilkent Cyberplaza’da bulunan Microsoft Kuluçka Merkezi
 

Teknoloji geliştirme bölgeleri bünyesinde bulunan bir bir başka yapılanma ise ilk aşama merkezleri. Kuluçka merkezi olarak da bilinen bu merkezlerin amacı ise yaratıcı fikirleri olan girişimci gençlere destek olmak. Teknoloji geliştirme merkezleri ilk aşama merkezi bünyesinde bulunan firmalara kuruluş, danışmanlık, lojistik gibi pek çok konuda destek olarak bu firmaların ticari hayatta var oluşlarını kolaylaştırmayı hedefliyor. Bu amaç teknopark bünyesinde bulunan firmaların ve akademik kaynakların kullanımını ile sağlanıyor. Yapılan istatistikler, ilk aşama merkezlerinde hayata başlayan firmaların başarı oranının diğer başlangıç firmalarına oranla iki kata yakın daha yüksek olduğunu gösteriyor.

Teknoparkların ve ilk aşma merkezlerinin, üniversite birimleri ile kolay etkileşebilecekleri kampüs benzeri bir ortamda konuşlandırılması ile teknoloji geliştirme bölgelerinin fiziksel yapısı da ortaya çıkmış oluyor.

Genç ve vizyoner çalışanların yoğun olduğu bu kampüsler aynı zamanda sadece sahip olduğu ortam nedeni ile bile araştırma geliştirme yapmayan firmalar için bile cazip iş merkezleri haline geliyorlar. Bugün çok uluslu şirketlerin irtibat ofisleri için dahi tercih edilen yerler teknoparlar. Bunda bu tür firmalarının ekosistemlerinde yer alan firmaların çoğunluğunun da teknoparklarda yer alması etken.

Günlük hayatımızda yer etmiş pek çok şeyin aslında teknoparklarda üretilen projelerden çıkmış olması, bu olgunun ne kadar doğru bir yaklaşım olduğunun ispatı niteliğinde. Hepimizin her gün dolaylı yoldan da olsa kullandığı nüfus ve vatandaşlık hizmetlerinin sürekliliğinin sağlandığı teknolojiler, ticari başarı yakalamış bir araç takip sistemi, gazetelerden takip ettiğimiz insansız keşif araçlarının tasarımı, Çanakkale Savaşı Destanı’nı anlatan Boğaz Harbi oyunu gibi pek çok proje teknoloji geliştirme bölgelerinden çıkma.  Türkiyenin en önde gelen telekom operatörleri ve çevrimiçi satış siteleri teknoparklardan birinde projelendirilmiş Türkçe dil kökenli arama motorları kullanıyor. Hatta çocukların sevgilisi Pepee’nin bile doğum yeri bir teknopark.

Pepee’nin yaratıcısı Düşyeri de ETGB Anadolu Teknoparkı sakinlerinden.

Baksanıza, çoğumuz farkında bile olmadan günlük hayatımızın bir parçası olarak kullanmaya başlamışız Teknopark ürünlerini. Bu örneklere bakınca, Türkiye’de teknoloji geliştirme bölgesi kavramının başarıyla uygulandığını söylemek mümkün.

Bu başarının ödülü olarak 4691 numaralı Teknoloji Geliştirme Bölgeleri Kanunu’nda  31 Aralık 2013’te sona ereceği belirtilen ile firmalara sağlanan vergi avantajları, Mart 2011’de yayınlanan 6170 numaralı kanun ile 31 Aralık 2023’e kadar uzatıldı. Dileğimiz teknoparklarda bu ek 10 yılda bugüne kadar yapılanların çok daha üstünde bir performans sergilenmesi ve teknoparklar sayesinde ülkemizin teknoloji üretiminde lider ülkelerden birisi haline gelmesi yönünde.


Bu yazı daha sonra düzenlenerek CeBIT Life Magazine 1. Sayı‘sının 40. sayfasında aynı başlıkla yayınlanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to top