0 Ve 1’lerden High Definition Görüntüye Yolculuk

Başlarken

 
Uzun olacağını tahmin ediyordum ama bu kadar değil. Ama ikiye bölecek yer de bulamadım. O yüzden alt başlıklar oluşturdum, belki okuması daha kolay olur diye.
 
 
Ne yalan söyleyeyim yıllarımı verdim bu dijital medya olaylarına. 1999 yılında askerlik yaparken DVD görüntüsünün mükemmelliğine hayran olup bunu VCD’ye nasıl aktarırız diye uzun uzadıya kafa yormuştum kışlada nöbet tutarken. Asker dönüşü 2000 yılı başında başladığım bu hobim 12 yıllık yolculukta bana çok şey öğretti. Bildiklerimi zaman zaman çeşitli kişilerle parça parça paylaştım ama bu tüm bildiklerimi bir arada bir yere dökme yolundaki ilk çabam olacak.

Çok temelden başlayacağım ama istiyorum ki en basitinden herkesin anlayabileceği bir bütün yazı olsun. Eğer sıkılmaz ve de sonuna kadar sebat ederseniz, dijital video ile ilgili pek çok şeyi anlayacağınızı düşünüyorum.

Bu yazıda ses kısmını pas geçiyorum; onu da başka bir yazının malzemesi yaparız.

Gazamız mübarek ola.

Ölçüler

0 veya 1. Elektrik var ya da yok. Bırakın elektriği, var ya da yok. Olmak ya da olmamak. İşte bir “bit” bu.

Bugünün dijital standartlarına saçma gelecek bir nedenden ötürü 8 bitlik bir öbeğin adı 1 bayt. İkili düzenin 1000’e en yakın sayısı, 210 olan 1024 bayt 1 kilobayt. 1024 kilobayt 1 Megabayt, 1024 Megabayt 1 Gigabayt, 1024 Gigabayt 1 Terabayt… Fazlasına şimdilik gerek yok.

Her ne definition görüntü derseniz deyin, günün sonunda olayı bu ölçüler ile ifade edeceğiz.

“Doğuran Ana” Matroşka yazımızın ilerisinde başka şekilde de gündeme gelecek.

Çözünürlük

Dijital televizyon ya da monitör, neye bakarsanız bakın, bu arkadaşlar eni ve boyu belli olan bir matris yapıdan oluşuyorlar. Bu matrisin boyutuna çözünürlük diyoruz.

Aslında iki farklı çözünürlük kavramından bahsetmek lazım. Biri kaynak çözünürlüğü; kaba tabirle sizin elinizdeki filmin çözünürlüğü. Bir de ekran çözünürlüğü var; seyrettiğiniz ekranın çözünürlüğü. Çok doğaldır ki, ikisi birbiri ile aynı olmayabiliyor. Çözünürlükler arası geçiş, daha sonranın konusu.

Bugün literatürde Standard Definition (SD) dediğimiz görüntü Avrupa PAL standardı için 720 × 576 boyutunda bir matristen oluşuyor. PAL standardında aldığınız bir DVD için de bu rakam geçerli; Amerikan NTSC standardı 720 × 480 çözünürlükte. High Definition (HD) görüntüde bu yöresel polemik kalkıyor ve 1920 × 1080 çözünürlük standart hale geliyor.

Bu çözünürlüğü oluşturan her bir noktaya bir piksel adını veriyoruz.

Full HD bir ekran işte böyle piksellerden oluşuyor.

Dikkatinizi çektiyse matrislerin orantıları da farklı. HD 16:9 denen görüntü oranında; 1920 ile 1080’in en büyük ortak böleni olan 120 ile bu kısaltmaya ulaşmak mümkün. SD ise 4:3 olarak geçiyor ama tüplü televizyon görüntü standardını yakalamak için SD pikselleri kare değil dikdörtgen biçiminde oluyor. Çok takılmayın; 16:9 ve 4:3 çerçeve oranı en yaygın kullanılan iki standart.

Renk Derinliği

Görüntüyü oluşturan her bir piksel için bir de renk tanımlamanız lazım. İş sadece siyah ve beyaz olsa kolay. Her bir piksel ya siyahtır ya da beyaz. Yani, her pikselin rengini 1 bit ile ifade edebilirsiniz. 4 renk için 2 bit, 16 renk için 4 bit… Bugün Blu-Ray standardında YUV adı verilen bir renklendirme mekanizması kullanılıyor ve bu Y, U ve V değerlerinin her biri için 8 bitlik (256) bir değer atama şansınız var. Özet, her bir piksel için 256 × 256 × 256 = 16.777.216 renk alternatifi mevcut. Her bir pikseldeki renk değerini saklamak için de 3 × 8 = 24 bit yer kullanıyorsunuz.

YUV ile renk ayarlaması.

Kare Sayısı

Eadweard Muybridge’in 1878’de çektiği ilk hareketli film ile birlikte insan gözünün bir görüntüyü kesintisiz algılayabildiği değer konusu hareketli görüntü işi ile uğraşanların problemlerinden biri olmuş. Sonuçta saniyede 12 kareden hızlı gösterirseniz, insan gözünün bunu tolere edebildiğini gözlemlemişler. Bugün film sanayinde yaygın olarak saniyede 25 (PAL) ve saniyede 24 ya da 30 (NTSC) kare hızları kullanılıyor.

Bunu da özetleyecek olursak, PAL sisteminde bir HD film seyrederken yukarıda bahsettiğimiz her biri 16.777.216 farklı renk ile ifade edilen 1920 × 1080 boyutlarındaki matristen, filmin her bir saniyesi için 25 tane görüyorsunuz demek.

Düz Matematik

Şimdi, biraz matematik yapalım. 2 saatlik HD standardında PAL bir filmin ne kadar yer tutacağını hesaplayalım.

  • Bir karemizde bizim 1920 × 1080 = 2.073.600 piksel var.
  • Her bir piksel 24 bitti. 24 × 2.073.600 = 49.766.400 bit etti bir karenin büyüklüğü.
  • Bir saniyede 25 kare var. 1 saniyenin büyüklüğü 25 × 49.766.400 = 1.244.160.000 bit etti.
  • 1 saatte 3600 saniye var. 2 saatte 7200. 7200 × 1.244.160.000 = 8.957.952.000.000 bit olur. 2 saatlik film için toplam 8.957.952.000.000 bit depolama alanı yeterli olacaktır.
  • Hadi bunu bitten bayta çevirelim. 8.957.952.000.000  / 8 = 1.119.744.000.000 bayt. Yani, 1024’e bölerek gidersek 1.093.500.000 kilobayt, ya da 1.067.871 Megabayt, ya da 1.043 Gigabayt, ya da 1,02 Terabayt.
 
Fena sayılmaz, değil mi? Bir filmi sadece 21 Blu-Ray diske sığdırabilirsiniz.

Bırakın dil seçeneklerini, daha da ses olayından hiç bahsetmedik; şu anda sessiz film hesabındayız.

Matematiğin Bittiği (Ya Da Aslında Başladığı) Yer

Bugün en uzun HD filmler 50 GB kapasiteli çift katmanlı Blu-Ray disklere rahaat rahat sığıyor. MKV ya da MP4 benzeri formata sıkıştırıldığında 9-10 GB’a bile düşüyor bu kapasiteler. İşte bu iş için bakkal hesabını bırakıp biraz ağır matematiğe dalmanız gerekiyor.

Haliyle derin matematiğe dalan siz değilsiniz, bilgisayarlar ve yazılımlar. İşin altında yatan ters hiperbolik fonksiyonlar, Fourier serileri gibi detaylar ile kimseyi boğmak istemem. Ama kabaca ne yapıldığından size bahsetmem lazım.

Yapabileceğiniz en kolay akıllılık sıkıştırmak. Sıkıştırmanın en basitini lise yıllarında kullandık aslında. 1.000.000.000 yazmak yerine 1×109 diye yazdığınızda 10 haneli bir sayıyı 5 hane ile ifade etmeyi başardınız demektir. Tabi ki bizim o meşhur 1920 × 1080 × 24 = 49.766.400 bit boyutundaki bir karemizde bunu yapmak bu kadar düz mantıkta olmamakla birlikte, asıl sonuca epey etki edecek bir katkı buradan sağlanıyor. Nasıl yapıldığı, kayıpsız sıkıştırma olarak bilinen başlı başına bir matematik alanı. ZIP, RAR gibi dosya sıkıştırma programları da benzer mantıkta çalışıyorlar.

İkinci akıllılıksa… Nasıl ifade etmeli, tam bilemedim ama, biraz taviz vermek. Şöyle bir örnek verelim. 16.777.216 renk seçeneğinden, diyelim ki siyah 0 ile ifade edilsin. Bir pikselin renk değerinin 0 olduğunu düşünün. Bir görüntüde, çok keskin bir kenara denk gelmediği sürece, misal bu piksel bir duvarın parçasıysa bunun yanındaki piksel de genelde siyah olur, yani o da 0’dır. Ya da belki çoook çok az daha açık renktir, yani 1’dir, bilemedin 2’dir. 2.073.600 piksellik bir matriste göz bunu ne kadar fark eder? Hele ki saniyede 25 kere değişen bir akış içerisinde? Biz o piksellere de 0 muamelesi yapsak?

İlk bakışta ne kadar fark ettiniz bilmem ama soldaki resimde 7 renk var, sağdakindeyse sadece 3. Bunu bir de gerçek boyutuna küçültseniz ne kadar fark ederdiniz acaba?

O zaman bir önceki sıkıştırma algoritmalarını çok daha verimli kullanabilirsiniz. Çünkü tekrar eden çok daha fazla bilgi var. Yukarıdaki örneğe atıfta bulunursak, yanyana duran 1.000.000.000, 1.000.000.005, 999.999.958 gibi üç ifadeyi birden, “amaan bunların hepsine kaba hesap 1.000.000.000 diyelim, her birini 1×109 olarak ifade edelim, bunu da üç kere arka arkaya yazmak yerine 3 tane 1×109 diye saklayalım” derseniz daha önce 30 hanede ifade ettiğiniz bir bilgiyi 7 hane ile saklayabilirsiniz demektir.

JPEG fotoğraflarda da kullanılan bu sıkıştırma tekniğine de kayıplı sıkıştırma diyoruz. Ki bunun da derin bir matematiği var.

Tabi, burada ne kadar taviz vereceğiniz önemli bir faktör. Bununla ilgili pek çok parametre işin içine girebilir, codec mevzusuna girince anlatacağız.

Kaliteden çok fazla taviz verince de işin tadı kaçabiliyor.

Buraya kadar hep tek bir karenin boyutunu nasıl düşürebileceğimizden bahsettik. Düşünecek olursanız, bir videoda aynı karede tekrarlanan bilginin yanı sıra tekrar eden bir şey daha olduğunu göreceksiniz. Ardışık karelerde yer alan görüntülerin tekrarı.

Saniyede 25 kere değişen karemizin bir kerede ne kadarı değişiyor? Sahne değişmediği sürece tamamı değil. Hareketli bir sahneyse ve detay çoksa, haliyle değişen veri miktarı artacak, ama durağan sahnelerde neredeyse hiç değişmeyen görüntüler de olabiliyor. Ardışık karelerde görüntünün sadece değişen kısımları ile ilgili bilgiyi tutarsanız elde edeceğiniz tasarruf gerçekten şaşırtıcı boyutta.

Hele bir de, bir karede yaptığınız kayıplı sıkıştırma tekniğini ardışık karelerdeki değişimlerle bir arada düşünerek bir depolama mantığı üretirseniz, bileşik faiz hesabı gibi kazanç üzerine kazanç sağlıyorsunuz.

İki kare arasında 11 saniye, yani 275 kare fark var. Bobble ve Clank dışında ekranda pek de bir değişen yok gibi.

İşte bu depolama mantıklarına verilen genel isim codec.

Codecler

Buraya kadar anlattıklarımı sıkılmadan okuduysanız, dijital ortamlarda video oynatmanın bir nevi kendi dili olduğunu fark edeceksiniz. Klasik usul arka arkaya saniyede 25 kare göstermekten ziyade “önce bi kareyi koyucaz, sonraki kareye geçerken sadece şu şu şu pikselleri değiştiricez, değiştirirken şuradakileri es geçicez, bir öncekinde şuraya koyduğunu az sağa ittiricez” gibi bir kodlama mekanizması gelişmiş durumda. Orijinal videonuzu bu dil ile kodlayacaksınız, sonra da bu kodladığınızı oynatırken de bu kodu çözeceksiniz.

Kodlama ve kod çözmenin İngilizce karşılığı olan COding ve DECoding kelimelerinden türetilen bir kelime CODEC. Kimi zaman işletim sisteminin içinde, kimi zaman hariçten yüklenen, kimi zaman da medya oynatıcıların ve TV vb. cihazların içine gömülü olabiliyor codecler. Anladıkları dilde kodlanmış videoların oynatılabilmesi işini görüyorlar çoğunlukla. Eğer video üreten biriyseniz de bu videoları uygun sıkıştırılmış şekilde kodlamaya.

Popüler video codecleri arasında DivX, Xvid, H.264, VC-1, MPEG, Quicktime,WMV ve daha sayamayacağımız bir sürü codec var. Kimi ticari amaçlarla geliştirilmiş, kimi akademik çalışmaların ürünü, tamamı ile hayır olsun diye üretilenleri dahi mevcut. Kimisi HD görüntü için daha verimli sonuçlar elde ederken kimisi canlı akış (streaming) senaryolarında daha iyi performans sağlıyor. Hali ile, yıllar içinde codecler daha kaliteli görüntü, daha iyi sıkıştırma gibi konularda eskilerinden gelişmiş oluyorlar.

Sevdiğimiz codeclerden birkaçı.

Seyrederken codeclerle çok oynamanıza gerek yok ama kodlarken bir videoyu, mıncıklanacak bir sürü parametre var.

Beş Paragrafta Video Kodlama

Bir videoyu kodlamaya kalktığınızda karar vermeniz gereken ilk konu şu: kayıplı bir codec mi kullanacaksınız, kayıpsız mı? İnsan gönlü kayıpsızdan yana oy kullanmakla beraber bu videoların boyutları gerçekten çok büyük oluyor, o yüzden genelde kayıplı bir codec seçiliyor. Ama tabi, tercih sizin.

Sıkıştırmalı kodlama yapacaksanız da bir yol ayrımına geliyorsunuz. Az önce bahsettiğimiz kaliteden tavizi vereceksiniz de ne kadar vereceksiniz? Burada sizi yönlendirecek iki konu olabilir. Birinci ve basit olanı sabit bir kalite faktörü seçmek. Kodlama yapan yazılımınızın detay ayarları olacaktır muhakakak da, buradaki felsefe oluşacak dosya boyutu ile ilgili bir endişe duymadan belirli bir kalite kaybı üzerine oynamak. Kodlayıcıya codecine göre bir kalite faktör parametresi veriyorsunuz; dosyanız hazırlanıyor. Ancak çıkacak dosyanın büyüklüğünü kestirmek mümkün değil.

Sizi yönlendirecek bir başka konu ise neticede oluşacak dosyanın boyutu olabilir. Örneğin, filmi tek DVD’ye sığdırmak isteyebilirsiniz. O zaman kodlama bitrate denilen bir parametre tanımlamanız gerek. Bitrate ile aslında şunu söylüyorsunuz kodlayıcıya: “videonun her bir karesi için senin şu kadar bit kullanmana izin veriyorum”. Buna göre her bir kare için o rakamı tutturacak bir kalite faktörü belirleniyor. Dikkatinizi çekiyorum, çözünürlük vb. konulara girmiyorsunuz. Örneğin, bizim 2 saatlik HD PAL filmi 4.7 GB’lık tek DVD’ye sığdıralım derseniz size 5520 kbps değeri hesaplanacaktır (ses için henüz yer ayırmadığımızı hatırlatma isterim; ses eklersek daha düşük bir bitrate gerekecektir haliyle).İnternette bu parametreyi hesaplamada yardımcı olacak sürüyle program bulabilirsiniz gerekirse.

Bu metodla kodlamaya sabit bitrate yöntemi diyoruz. Hedeflenen dosya boyutunu nokta atış tutturmakla beraber çok da akıllı bir yol değil. Simsiyah ekranı da aynı bit sayısı ile kodlamaya çalışıyorsunuz, ince detaylı olanı da. Simsiyah ekranı kodlarken tasarruf edebileceğiniz alanı detaylı olanı daha yüksek kalitede kodlamak için kullanabilirdiniz.

O zaman değişken bitrate yöntemi kullanmak daha akıllıca oluyor. Bu metodda, ortalama bir bitrate değeri belirliyorsunuz (genelde sabit için olanı seçmek iyi bir akıldır). Kodlama işlemi esnasında ortalama olarak bu değer tutturulmaya çalışılıyor. Şimdi, yalnız, bunun dosya büyüklüğü konusunda tam bi garantisi yok.Videonuzda çok fazla değişen varsa ortalamanın üstüne çıkarsınız ve neticedeki dosya boyutunuz hedeflediğinizden büyük olabilir. Tam tersi de söz konusu. Çaresi ise 2-geçişli kodlama dediğimiz metod. Burada, kodlama programına ilave olarak hedef büyüklüğünü de veriyorsunuz. Kodlayıcı önce sizin verdiğiniz ortalama bitrate değeri ile mahsusçuktan kodluyormuş gibi yapıp nerede ne kadar sıkıştırma yapabileceğini kestirmeye çalışıyor. İkinci turda ise ilk turdan elde ettiği veriler ile nokta atış dosya büyüklüğünüzü yakalıyor. İki turun tek sakıncası, iki kat zaman. Bu arada daha da nokta atış yapmak için 3-4 tur da döndürmek mümkün de; çok da pratik değil.

Video Filtreleri

Videoyu kodlarken görüntü ile oynayabileceğiniz ve filtre dediğimiz bazı oyuncakları da devreye sokabiliriz.

Örneğin videonun çerçeve büyüklüğü ile oynayabiliriz. Misal, videomuzu en yüksek 1024 × 768 çözünürlüğe sahip bir tablet için hazırlıyorsak görüntü kalitesini 1920 × 1080 tutmakta çok bir mana olmayabilir (dikkatinizi çekiyorum “hiç olmaz” demiyorum; görüşcez birazdan).

Saniyedeki kare oranı ile oynayıp 25 fps PAL bir görüntüyü 23,97 NTSC’ye çevirebilmek bir opsiyon. Gerçi her iki standardı da desteklemeyen bir cihaz kaldı mı dünyada, başka bi soru da, mümkün mü, mümkün.

Videonun sağında, solunda boşluk vb. varsa bunları kırpabilirsiniz. Özellikle 16:9 filmleri doğası gereği 4:3 orana sahip DVD’lere oturtmak için videonun altları ve üstlerinde siyah banttan oluşan alanlar bulunur. Yerden tasarruf etmek için bunları kırpmak mümkün. Ancak yukarıda anlattığımız birbirinin aynı görüntüye sahip ve 2 saat boyunca hiç değişmeyen siyah bir alanın sıkıştırmayla tutacağı alan çok çok az olacaktır; mıncıkladığınıza değer mi, siz karar verin (ben şahsen hiç bulaşmam).

Yeri geldiğinde görüntü kalitesini arttırabilen Deinterlace, Decomb, Denoise gibi filtreler de mevcut yaygın olarak kullanılan. Ancak bu filtreleri kullandığınızda artık orijinal görüntüyü dijital olarak yeniden yaratmaya başlıyorsunuz ufaktan.

Ufağı da aşmak isterseniz, siyah-beyaz, çerçeve oranı ile oynama, aydınlatma, kontrast vb. bir sürü görüntü efekti kullanmak mümkün de, o artık video kodlamadan çıkıp dijital bir sanat yapmaya doğru giden bir konu haline geliyor.

Bir videoyu kodlamakla ilgili kabaca anlatılacaklar bunlar.

Neyle Kodlayalım?

Hangi programı kullanalım derseniz, ben Handbrake kullanıyorum. Ücretsiz, kullanımı kolay ve oldukça kaliteli sonuçlar veriyor. Hemen her işletim sistemi için de mevcut. Yalnız DivX ve Xvid desteği kalktı, haberiniz olsun. Eğer bunlardan birine kodlama yapacaksanız, ben zamanında FairUse kullanırdım ama, piyasada bissürü alternatifi de var.

Benim (ve pek çok insanın) favori encoder’ım Handbrake.

Şunu hatırlatmakta fayda var, program kaliteyi çok etkilemiyor; o codec ayarları ile alakalı. Makine kaynaklarını daha verimli kullanma filan gibi konularda fark var ama asıl en önemlisi kullanım kolaylığı. Hangisi ile daha rahat ediyorsanız onu kullanın; reklam olarak anlatılan lafları çok ciddiye almayın.

Nihai Kalite Hakkında

Şimdi bütün bunlardan sonra, ortaya çıkan videonun kalitesi hakkında biraz konuşalım. Sıkıştırmasız, 1920 × 1080 bir videonun en kaliteli olacağı aşikar ama boyutu bizi bu tercihten uzak tutuyor.

Makul boyutlara indiğimiz çözümlerde CD’ye, DVD’ye sığdırmak gibi nokta atış bir boyut tercihiniz yoksa sabit kalite faktörlü bir sıkıştırma yapmak güzel bir çözüm. Örnek, bir Blu-Ray kaynaktan (hatırlatayım, Blu-Ray de kayıplı sıkıştırma uygulanmış bir videodur) H.264 codec ile kodlarken kalite faktörü 22 seçerseniz orijinale çok yakın bir kalite elde edersiniz. Ancak dosya boyutunuz 1.5 GB’dan başlar 7-8 GB’a kadar değişebilir; filmin süresi ve içeriği önemli tabi ki.

Çözünürlükle oynamak bir akıl gibi gözükse de, hele ki bitrate usulü ile kodluyorsanız çok da anlamlı olmayacaktır. Aynı filmi 4.7 GB için 1920 × 1080 (nam-ı diğer 1080p) ya da 1280 × 720 (buna da 720p deniyor) kodlamanız pratikte pek birşey fark ettirmez. Çünkü ikisinde de aynı bitrate değerini kullanmışsınızdır; neticede kodlayıcı aynı görüntüyü aynı büyüklüğe sığdırmak için 1920 × 1080 çözünürlükte daha fazla kaliteden taviz vermiştir. Bu da daha az taviz verilmiş 1280 × 720 görüntüden çok da farklı olmayacaktır.

Seçilen codec hayati bir karar. Haliyle H.264, VC-1 gibi yeni nesil codecler eskilerden daha performanslı, hem kalite hem de sıkıştırma anlamında. Ama, burada H.264 reklamı yapıyorum sanılmasın; bu aralar o popüler ama yarın başka bişey çıkar, boynuz kulağı geçer.

Dosya Türü Ve Codec

İşin bir de kodlanan videoları oynatma kısmı var.

Önce karıştırılan bir konuya değinelim. AVI, MP4, MKV gibi dosya uzantıları var. Bunlar dosyanın sıkıştırıldığı codec ile doğrudan alakalı şeyler değil. Bu dosya biçimleri bir taşıyıcı (container) biçimini ifade ediyorlar. Kodlanmış video ve ses bileşenlerini, varsa altyazıları bir arada tutuyorlar. Seçimli olanlar (örneğin altyazılar) arasında tercih yapmak, bölüm bilgilerini tutmak gibi oynatıcılar tarafından talep edilebilecek parametreleri bu taşıyıcılar üzerinden sağlıyoruz. Ama, bir MKV dosyasının içindeki video codecinin DivX mi, H.264 mü olduğunu sadece dosya uzantısından söylememiz mümkün değil. Keza, AVI’ler de DivX te olabiliyor, Xvid de ve hatta burada sayılmayan bir sürü şey de.

O yüzden bir video oynatacaksanız, oynatıcınızın hem taşıyıcı dosya biçiminin dilinden anlaması gerekiyor, hem de içindeki videonun codecinden. Kimi zaman uzantısı aynı olan dosyaların bazılarının seyredilip, bazılarının seyredilememesi bundan.

Oynat Uğur’cuğum

İş bilgisayardan seyretmekse, bilinmesi gereken çok bir detay yok. Windows’çular, K-Lite Mega Codec Pack’i indirirseniz ve de default kurulumla kurarsanız hemen hemen herbişeyi oynatabilirsiniz. Bu kurulum size Media Player Classic denen oynatıcıyı da yükleyecektir. GOM Player, BSPlayer gibi başka oynatıcılar da var, artık tercih ve alışkanlık meselesi. Bütün bunların ortak özelliği, codec’i işletim sistemine tanıtıp hangi oynatıcıda oynatırsanız oynatın sisteme kurulu paylaşılan codeci kullanması.

Yeni Linux dağıtımları da kurulurken özel olarak aksini söylemezseniz codecleri kuruyor zaten. O tarafta da farklı oynatıcılar var. Mac olayına hiç girmedim, bilmiyorum.

Ya da pek çok codeci içinde barındıran VLC Media Player alternatifini değerlendirebilirsiniz. Bu arkadaş öyle sistemle filan uğraşmaz, kendi codecini kendi getirir içinde, kendi yağıyla kavrulur. Kendileri Windows, Linux, Mac ve hatta iOS için de mevcuttur.

Bir önceki nesil televizyonlarda bu medyaları oynatmak için harici aletlere ihtiyaç duyulurdu. Önce DivX CD’leri de oynatabilen DVD oynatıcılar çıktı, sonra bunlara USB portu eklendi, derken Popcorn Hour ile birlikte içinde hard diski olabilen, ağ üzerinden dosya oynatabilen bir medya oynatıcı modası çıktı. Medya oynatıcılar hala revaçta ama şimdinin televizyonlarının hemen hepsi USB portuna sahip ve buraya taktığınız depolama ünitelerindeki dosyaları oynatabiliyorlar. Kablolu ya da kablosuz ağ bağlantı noktasına sahip televizyonlar da var (çoğuna SMART (Akıllı) TV deniyor) ve bunlar da haliyle ağ üzerinden video oynatabiliyorlar. Yani aslında medya oynatıcılar televizyonların içine girdi desek yeridir.

Monitör Ya Da Televizyon

Biraz da videoyu gözümüze ileten cihazların ciğerlerine göz atalım. Tip olarak çok benzeseler de, monitör ve televizyon arasında yatan temel bir fark var: görüntü motoru.

Şuradan girelim konuya. Şimdi, monitör dediğimizin de, televizyon dediğimizin de bir çözünürlüğü var. Televizyon dediklerimiz 1920 × 1080 çözünürlükten öteye yeni yeni geçtiler (bkz. Bakalım Bu Gözler Daha Neler Görecek? başlıklı yazı). Monitör teknolojisinde ise çoktandır var daha yüksek çözünürlük değerleri; paraya bakıyor biraz. Ama sonuçta, her ikisinde de (hele ki kocaa televizyonlarda) ekrandaki aktif ışık saçan nokta sayısı (ki bunlara da ekran pikseli demek mümkün) bu değerin üstünde. Haliyle, sizin videodan yolladığınız bir piksele karşı birkaç nokta aydınlatılıyor ekranın üzerinde.

Peki, bu ekranlara 720 × 576 standardında SD bir görüntü gelince ne oluyor? (Ekranı ayarını “ekrana sığdır” şeklinde ayarladığınızı varsayıyorum, yoksa ekranın ortasında etrafı siyah kalacak şekilde seyretmek de mümkün tabi). İşte burada monitör ve televizyon ayrılıyor.

Monitör hemen hiçbirşey yapmıyor. Kendisini en uygun çarpanlı bir çözünürlüğe ayarlıyor, her bir pikseli 4, 9, vb. piksel olarak ekrana aktarıyor ve size gösteriyor. O yüzdendir ki, bilgisayarda da ekran kartını tavsiye edilenden düşük bir çözünürlüğe ayarlarsanız eni-boyu şaşmış, bulanık bir görüntü verir size.

Televizyonlar öyle değil. Bir videoyu, çeşitli teknikler kullanarak (bu da sağlam matematik gerektirir) daha üst çözünürlüğe taşımak mümkün. Bahsettiğimiz de monitörün yaptığı gibi her bir piksel yerine, misal 4 tane aynı renk piksel yakmak değil. Yazılım marifeti ile, örneğin bir çemberi daha yumuşak hatlar olarak ifade edebiliyorsunuz. Buna gavurca “upscaling” yani üst çözünürlüğe ölçekleme deniyor. Üzerlerinde taşıdıkları görüntü motorları ile televizyonlar her bir kareyi bu şekilde işleyebiliyorlar. Üstelik bu işi video sinyalinden gelen çözünürlüğü ekran piksellerine tam olarak adapte etmek için de kullanıyorlar. Televizyonların kalite farkını belirleyen temel bileşenlerden birisi bu işi yapan motorları, yani özel amaçlı üretilmiş işlemcileri (bunun da gavurcası ASIC; Application Specific Integrated Circuit). Hani televizyonlarda 100 Hz, 200 Hz, vb. diye geçen özellik te zaten bu motorun akıllı düzeltme işini saniyede kaç kere yaptığının ölçüsü; ne kadar çok, o kadar net görüntü demek.

Upscale edilmemiş ve de edilmiş bir kare.

Tabi, upscaling yapan monitörler de var, artık hangisi nerede başlayıp nerede bitiyor tam kestiremiyorsunuz da işin özeti bu. Kaliteli medya oynatıcılar çıkışlarında upscaling yapma özelliği de taşıyorlar. Bu olay güzel kokulu deterjanla yıkayıp bir de üstüne güzel kokulu yumuşatıcı kullanmak gibi oluyor; nihayetinde hangisinin kokusunu duyduğunuzu şaşırabilirsiniz.

Neticede güzel bir görüntü gördüyseniz, çok da takılmanın anlamı yok.

Kapanış

Buraya kadar hepsini okuduysanız bravo. Ve teşekkürler. Başta da dediğim gibi, çok uzun zamandır çok şey okudum, denedim, öğrendim bu konuda. Bugün bildiklerimi bilseydim, epey vakitten tasarruf ederdim herhalde.

Çoğumuzun keyif, kimimizin hobi diyebileceği dijital video konusunda öğrendiklerimi temel hatları ile burada paylaşmış olmanın keyfi ile bitiriyorum. Umarım birilerinin işine yarar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to top