Elektrik Üretilmez, Tüketilir

Son yazdığım Nükleer Mevzular başlıklı yazım vesilesi ile pek çok dostumla farklı açılardan fikir paylaşma şansım oldu. Yazdıklarımı haklı ama rahatsız edici bulanlar çoğunlukta; ancak onlara da benim meslek gereği zaten bildiğim bazı şeyleri açıklamak durumunda kaldım. Aklımdayken buraya da dökmek istedim.

Elektrik enerjisi ile ilgili çoğu insanın bilmediği ya da fark etmediği bir gerçek vardır. Elektrik üretilmez, tüketilir!

Şimdi, elbette üretilmeyen bir şeyi tüketmek mümkün değil. Ancak elektrik işinin doğası üretilen enerjiye değil tüketilen enerjiye göre belirlenir.

Şöyle açıklayalım. Misal, kömür. Kabaca yılda 70 milyon ton kömür üretiyoruz. Pek güzel. Yaktığımızı yakarız; yakmadığımız depoda durur. Kara günler için rezerv tutarız depoda, acil bi durum olursa onları yakarız filan. Bisküviden giysiye çoğu arz talep dengesi üretim odaklı olduğu için bu yöntemi benimsemişizdir.

Tüketim talebine uygun kaynakların devreye alınması ve iletimi için gerekli
düzenlemelerin yapılması için SCADA dediğimiz basit bir mekanizma kullanılır.

Oysa elektrik öyle değildir. O an şebeke sizden ne talep ederse onu üretebiliyor olmanız gerekir. Daha önceden üretip de bir kenara koyma şansınız da yoktur; maalesef endüstriyel ölçekte akü, pil gibi bir teknoloji yok. O yüzden problem “ne kadar elektrik üretebiliyoruz” değil “ne kadar elektrik tüketim talebi var” şeklinde ele alınır. Anlık talebi karşılayamazsanız frekans düşer… Ve karanlıkta kalırsınız.

Problemin bu doğası, elektrik üretmekte kullanılan teknolojileri doğrudan etkiler.

En kolayı barajlardır. Sistemdeki anlık talep artışı gözlenerek barajlarda uygun sayıda türbine su aktaran kapaklar açılır. Baraj suyu depoladığı için bir nevi rezerviniz bile vardır.

Termikler daha zordur. Orada da kömür, doğalgaz vb. depolayabilirsiniz. Ancak santralın işlevsel hale gelmesi için yakıtı tutuşturacaksınız, su kaynayacak, buhar çıkacak da türbin döndürecek. Saatler sürdüğü için bu santralları sürekli “sıcak ” tutmanız gerekir. “Suyu kaynat, oldu oldu, olmadı çay demleriz” yaklaşımı ile buralarda elektrik üretmeseniz de sürekli doğal yakıtları tüketirsiniz.

Nükleer santrallerde zaten doğası gereği santralin 7×24 çalışması gerekir. O yüzden son derece güvenilir enerji kaynaklarıdırlar; sabit bir üretimi garanti ederler.

Rüzgar en güvenilmez enerji kaynaklarından biridir. Ne zaman eser, ne şiddette eser; ancak tahmin edilebilir. Hiçbir güvenceniz yoktur.

Keza güneş de pek sağlam ayakkabı değildir. Bir kere gece enerji üretemezsiniz – ki elektriğe asıl ihtiyacınız olan zamandır. İkincisi bulutlar yoğunlaşıp önce yağmur sonra kara döndüğünde güneş santrallerinin randımanı düşer. Kışın aniden hava soğuyup da millet UFO’ları yaktığında güneş ortada yoktur. Hele bir de gece hava iyice soğuyup ampuller yandığında…

Aslında gündüz gelen ısıyı eriyik tuzu ısıtmak ve gece de buradan enerji
üretmeye devam etmek gibi bir durum da var ama, randıman çok iyi değil.

Bu nedenle rüzgar ve güneş enerjisi ile elektrik üretimine bel bağlayamazsınız. Bu santraller ancak destekleyici kaynaklar olarak rol alabilirler. Zaten üretim kapasitelerinin diğer alternatiflere oranla da küçük kaldığı başka bir gerçektir. Son olarak, ne güneş ne de rüzgar, doğaya o kadar da dost üretim kaynakları değillerdir.

Ben buraya rüzgarlısını koydum; pervanelere takılarak hakkın rahmetine kavuşmuş bir kızıl çaylak.
Çok benzeri manzaraları güneş panelinde yanmış hayvanat için de bulabilirsiniz.

Bahsi geçmişken, o UFO’lar elektrik üretim ve dağıtım mekanizmalarının kabusudur. Çok daha büyük güçlerden bahsetmemize rağmen endüstriyel kaynakların yılın hangi zamanı ne kadar elektrik çekeceği üç aşağı beş yukarı tahmin edilebilir. Ama ani bir soğuk ile millet prize ısıtıcı takmaya başladığında o anda o enerjyi üretip oraya iletebilme derdi bütün yüksek gerilimcileri gerer.

O yüzden hızlıca devreye alabileceğiniz, kaynağını depolayabileceğiniz elektrik üretim yöntemleri daha makbuldür. Hele ki enerjiyi ileteceğiniz yere de yakınlarsa.

Zaten bu nedenle memleketin dört bir yanına HES projesi konumlandırılmaktadır; dedik ya barajlar en kolay idare edilen elektrik kaynaklarıdır diye. HES’lerin inşasının doğaya verdiği zararı savunacak değilim, HES’lerden millet vurgun vuruyor vb.; onlar başka konular. İşe elektrik tüketim/üretim/iletim perspektifinden baktığınızda akla yatkın yatırımlardır. Hele ki büyük nehirlerin bulunduğu bölgeler ile yönetimsel endişeler var iken kendilerini daha da haklı bir konumda bulurlar.

Diyeceğim, tıpkı nükleer santrallerin inşa ediliş tarihleri ve yerlerinin tesadüf olmaması gibi her bir yana HES yapılıyor olması da tesadüf değil bence. İzlenen belirli bir enerji projesinin yansımaları.

Çevreyi kirleten, doğaya zarar veren, insanları ve doğayı tehdit eden unsurlara karşı ben de sıcak bakmıyorum. Ancak modern yaşamın bazı gerçekleri var. Şu satırları yazmam için gerekli enerjinin masamdan eksik de olmaması lazım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to top