Edebiyat, Popüler Kültür ve Iron Maiden

Ergen yaşlarımdan beri Iron Maiden dinlerim. Bizim zamanımızda Spotify vb. olmadığı için şarkıları tek tek değil, abilerimizin plaklarından ya da stüdyolarda kaydedilen kasetlerden ve dahi hatta onların kasetten de kasede kopyalarından albüm halinde edinirdik. E, orijinal olmayınca kasetler ve de kapakları, kaset kartonunun üstüne el ile tek tek yazardık şarkı isimlerini. Ta o zaman, Iron Maiden kasetlerinin kapaklarını yazarken dikkatimi çeken bir nokta vardı. Şarkı isimlerinin epeycesi bir yerlerden tanıdık geliyordu; bir kitabın, bir filmin adıydı çoğu. Sonra To Tame a Land‘de Muad’Dib sözcüğünü duydum; demek ki bu şarkı Dune hakkındaydı.

Internet’le tanışmamızla birlikte sevdiğimiz gruplar hakkında da daha fazla bilgi edinme şansımız oldu. Öğrendik ki başta Steve Harris ve Bruce Dickinson olmak üzere neredeyse tüm grup kitap kurduymuş. Bunun yanı sıra televizyon ve film gibi popüler kültürü besleyen sanat dallarını da yakından takip ediyorlar. Okudukları, seyrettikleri eserleri de kendi yaratıcılıkları ile harmanlayıp şahane parçalar olarak albümlerine yansıtıyorlar. Şarkılarında kimi zaman bu hikayeleri kendi gözlerinden yansıtıyorlar, kimi zaman hikayelerdeki bazı unsurları kullanıyorlar, kimi zamansa popüler eserlerin isimlerini şarkılarına başlık olarak alıp bambaşka şeyler anlatıyorlar.

Ben de bu yazı ile Iron Maiden’in bu yolla esinlenerek yarattığı parçalar hangileridir, hikayeleri nedir, kökeni nereye dayanır; öyle bir derleme yapayım istedim. Yani yazım Iron Maiden’den ziyade edebiyat, yedinci sanat ve genel kültür üzerine olacak. Kuru kuru gitmesin diye yazımda bahsi geçen şarkıları bir çalma listesi olarak da yana bırakıyorum; dinlemek isteyen olur belki.

Yayınlandıkları albüm sırası ile, eskiden yeniye, müsaadeniz ile başlayalım.

Phantom of the Opera (Iron Maiden – 1980)

Şarkının adı Fransız yazar Gaston Leroux‘un 1909-1910 yılları arasında önce bir gazetede seri hikaye olarak yayınlayıp sonra kitap haline getirdiği Le Fantôme de l’Opéra eserinin İngilizce adı olan The Phantom of the Opera‘dan gelmektedir. Hikaye Paris’te yer alan Palais Garnier opera binasında yaşanan cinayetler, binanın altında yer alan mağaralarda yaşayan ve “Hayalet” olarak bilinen gizemli şahıs ve operanın yeni sopranosu güzeller güzeli Christine’in etrafında döner. Aşk, cinayet, entrika gibi temel unsurları bünyesinde barındıran eserin tiyatro, sinema, televizyon için sayısız uyarlaması yapılmıştır Yine de çoğumuz Phantom of the Opera’yı Iron Maiden versiyonu ile alakası dahi olmayan Andrew Lloyd Webber‘in 1986’da sahneye koyduğu müzikali ve müzikalin aynı adı taşıyan şarkısı ile tanır. Orijinalini Sarah Brightman ve Steve Harley düeti olarak dinlediğimiz şarkının Nightwish‘ten Tarja ve Marco‘nun sesinden dinlemeyi de pek severiz.

The Ides of March (Killers – 1981)

Romalılar takvimlerinde her güne bir rakam vermek yerine ilgili ayın 3 önemli gününe geri sayım referansı ile hesap tutarmış; hani saatte “3’e 5 var” dediğimiz hesap. Bunlardan Nones ilgili ayın 5’i ya da 7’sine verdikleri isim (Mart, Mayıs, Temmuz ve Ekim için 7’si, diğer aylar 5’i), Ides ayın tam ortası (13’ü ya da 15’i; Nones ile aynı hesap) ve Kalends bir sonraki ayın ilk gününe verdikleri isimler. Haliyle Ides of March 15 Mart’a tekabül eder. Büyük Roma imparatoru Jül Sezar’ın Brütüs tarafından senatoda öldürüldüğü gün olan bu tarihin ifade şekli aynı zamanda Roma İmparatorluğu’nun son günlerini anlatan Thornton Wilder‘ın kitabına da isim kaynağı olmuş, Iron Maiden da bu eserden esinlenerek ilgili parçayı adlandırmıştır.

Murders in the Rue Morgue/Innocent Exile (Killers – 1981)

1870 baskısında yer alan Daniel Vierge’a ait illüstrasyon

Edgar Allan Poe deyince akan sular durur. 1841’de yayınlanan The Murders in the Rue Morgue Poe’nun ve dünyanın ilk dedektiflik öyküsü olarak kabul edilir. Paris’te Rue Morgue sokağında öldürülen Madame L’Espanaye ve kızının cinayetini araştıran C. Auguste Dupin ile hikayeyi bize aktaran isimsiz arkadaşı yazarımızın hikayesi yeni bir edebiyat türünün doğmasını sağlamıştır. Poe bu hikayede sadece C. Auguste Dupin karakteri ile tuhaf, zeki, gözlem ve mantık yoluyla cinayet çözen dedektif klişesini yaratmakla kalmamış aynı zamanda bu karakterin dışarıdan gözlenerek anlatıldığı tekniği de edebiyat dünyasına hediye etmiştir. Hikayenin yayınlanmasından 40 yıl sonra Sir Arthur Conan Doyle karakteri Sherlock Holmes ve hikaye anlatıcısı Dr. Watson için bu modeli doğrudan kopyalamış, Agatha Christie ise Hercule Poirot için her öyküde farklı bir karakteri anlatıcı olarak seçme yoluna gitmiştir.

İşte bu kadar çok ilke ilham kaynağı olan öykünün yarattığı etkiden Iron Maiden’da nasibini almış, şarkıda öyküyü biraz değiştirilerek cinayetleri duyduğunda müdahale ettiği için suçun üzerine kaldığı bir karakterin gözünden anlatmıştır. Bu anlatım şekliyle şarkıda haksız yere suçlandığı için kaçan kahramanımızın saklandığı süre zarfındaki duygularını da Innocent Exile‘da dinlemeye devam ederiz.

Children of the Damned (The Number of the Beast – 1982)

1964 İngiltere yapımı siyah-beyaz korku-gerilim filmi Children of the Damned, UNESCO tarafından yürütülen çocuk gelişimine yönelik bir çalışmada özel yetenekleri olan 6 çocuğun hikayesini anlatır. Çevrelerince de tuhaf olarak nitelendirilen bu çocukların hepsi kendilerine bir bulmaca ya da yap boz verildiğinde tamı tamına aynı sürede çözüme ulaşmaktadır. Soğuk savaş ortamında, daha başka ne yetenekleri olabileceği konusu araştırılmak üzere Londra’ya getirilen çocuklar kaçırılır ve olaylar gelişir. Film 1960’da benzer tema ile çekilen Village of the Damned filminin hikayesini henüz saflığı ve temizliği bozulmamış çocuklar üzerinden devam ettirir. Her iki film kombine edilerek 1995’te Village of the Damned diye bir film de yapılmıştır.

Iron Maiden da şarkıda filme de referanslar yaparak bu çocukların hikayesini bizlerle kendi dilinde paylaşmaktadır.

The Prisoner (The Number of the Beast – 1982)

“We want information…” diye başlayan o diyalog her ne kadar bizim aklımıza bu şarkı ile kazınmış olsa da içinde Iron Maiden ekibinin de olduğu belirli bir İngiliz kitlesi için o aslında 1967 yapımı The Prisoner dizisinin girişidir. Dizi, gizemli bir sahil kasabasında esir tutulan eski bir İngiliz gizli ajanının, kendini esir alan ve birbirlerine isim yerine numaralar ile hitap eden kişilerin hikayesini anlatır. Her ne kadar dizi başlangıçta bir korku dizisi olarak planlanmış olsa da içerdiği distopik öğeler, karşı kültür temaları ve gerçeküstü ortamının birleşimi ile bilim kurgu/fantezi hayranları tarafından sahiplenilmiş ve popüler kültür üzerinde geniş kapsamlı bir etki yaratmıştır.

Where Eagles Dare (Piece of Mind – 1983)

Bu şarkı Alistair Maclean‘in 1967’de yayınlanan romanı ve aynı adla romandan uyarlanan 1968 yapımı filmden esinlenmiştir. Hikaye İkinci Dünya Savaşı’nda bir Amerikan generalinin esir tutulduğu Bavyera Alpleri’ndeki bir Nazi kalesinden gizlice kurtarılmasını konu alır. Bu general kimdir, neden bu kadar önemlidir? Kurtarma ekibinde kim aslında bir casustur? Klasik savaş ortamına casusluk ve gerilim temalarının da katılmasıyla ve hele ki filmde başrollerde yer alan Richard Burton ve Clint Eastwood‘un oyunculuklarıyla döneminde çok ses getirmiş olan Where Eagles Dare‘in kitabını okumanızı ve filmini de seyretmenizi şiddetle tavsiye ederim.

The Flight of Icarus (Piece of Mind – 1983)

Her ne kadar sözlü Yunan mitolojisinin çok popüler hikayelerinden biri olsa da Icarus ve babası Daedalus‘un hikayesi yazılı olarak ilk defa Romalı şair Publius Ovidius Naso‘nun Metamorphōsēs adlı eserinde MÖ 8 yılında yazılı hale dökülmüştür. Türkçe çevirisi 400+ sayfaları bulan bu kitapta Icarus’un hikayesi dışında duymuş olduğumuz pek çok Yunan kökenli hikaye yer almaktadır; hani bu konularda genel kültür edinmek isterseniz çok sağlam bir referans kitabıdır.

Şarkımıza ilham kaynağı olan Icarus’un hikayesi eserin 8. Kitap olarak adlandırılan bölümünde geçer. Icarus ve babası usta Daedalus, Girit Kralı Minos tarafından bir kuleye hapsedilmişlerdir. Usta Daedalus balmumu ve kulede kendilerini ziyarete gelen kuşların tüylerinden 2 çift kanat yapar. Bir çiftini kendi sırtına diğerini de oğluna takarak kuleden uçarak kaçarlar. Baba Daedalus oğluna uçarken denizden yeterince uzak durmasını ama güneşe de çok yaklaşmamasını öğütler. Ancak bütün ergen erkek çocuklarda olduğu gibi Icarus’da da babasının bu sözleri başçavuşun eşeğinin gaz çıkartması ile aynı etkiye sahip olacak, Icarus kendinden emin bir şekilde güneşe doğru yükselmeye başlayacaktır. Onun bu kendini beğenmiş tavırlarına hiddetlenen güneş tanrısı Helios‘un kızgın ışınları Icarus’un kanatlarındaki balmumunu eritir, kanatsız kalan Icarus denize çakılır ve boğularak can verir. Hikaye insanların dozu kaçırmaması konusunda bir uyarı olarak literatüre geçmiştir.

Bir Adrian Smith ve Bruce Dickinson ortak çalışması olan The Flight of Icarus‘ta anlatılan hikaye biraz farklı olsa da sonuçta yine de hikaye kahramanı güneşe doğru uçmaya kalkar, kanatlar erir ve kaçınılmaz malum sona ulaşır.

The Trooper (Piece of Mind – 1983)

Şiirden ilham alınarak yapılan Richard Caton Woodville Jr.‘ın tablosu.

Charge of The Light Brigade İngiliz şair Lord Alfred Tennyson’un bir şiiridir. Şiir 1853 – 1856 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu ve Rus İmparatorluğu arasında yaşanan Kırım Savaşı‘nda geçen Balaklava Muharebesi‘ni anlatır. Tarih bilgimizi tazelemek adına, bu savaşta Osmanlı İmparatorluğu Fransa ve İngiltere ile ittifak halindedir; Balaklava Muharebesi de Rusya’nın Karadeniz’deki en önemli limanı olan Sivastopol’un kontrolüne yönelik bir çarpışmalar zinciridir. İngilizlerin Hafif Süvari Birliği, 666 (artık ne kadar doğru ne kadarı tanıdık rakama yuvarlama bilinmez) kişilik bir birliktir. Rus Süvarilerine karşı yaptıkları gözü kara saldırı ve bu saldırıda verdikleri ağır kayıplar ile tarihe geçmiştir. Çarpışma sonrası Rus komutanları böyle bir saldırıyı yapacak cesareti gösterdikleri için İngiliz askerlerinin sarhoş olduklarını düşündüklerini açıklayacaklardır. Şiire geri dönecek olursak, ilk olarak orijinal hali ile 1854’te The Examiner gazetesinde basılmış, daha sonra çeşitli revizyonlar ile yazarın şiir derleme kitabı olan Maud and Other Poems‘te yer almıştır.

Toplamda 156 İngiliz askerinin hayatını kaybettiği, 122’sinin yaralandığı ve askerlerle beraber 335 süvari atının da öldüğü çarpışmadaki kahramanlıkları anlatan bu şiirden ilham alan Iron Maiden, The Trooper şarkı sözlerinde bu olayların hepsine de değinmeyi ihmal etmemiştir.

Quest for Fire (Piece of Mind – 1983)

Quest for Fire adını J.-H. Rosny takma adını kullanan Belçikalı Joseph Henri Honoré ve Séraphin Justin François Boex kardeşlerin La Guerre du Feu adıyla 1911’de yayınlanan romanının İngilizce’ye çevirisinden alır. Modern bilim kurgu türünün temelini atan yazarlar arasında yer alan bu ikilinin romanında olaylar milattan önce 100.000 yılında Avrupa’da geçer. Mamutlar, mağara aslanları, yaban öküzleri, mağara ayıları, kılıç dişli kediler, dev geyikler ve saiga antilopların hüküm sürdüğü bu vahşi ortamda hayat her biri farklı özelliklere sahip insan toplulukları için hiç de güllük gülistanlık değildir. Ateş üzerindeki ustalığı insanların varlıklarını sürdürmede kullanabildiği en önemli becerisidir; bunu kaybetmesi felaketle sonuçlanacaktır. Hikaye, insanın zekası ve becerisinin en zor durumlarla dahi onu başarıya taşıyabileceğini vurgular. Kitabın 1981 yılında aslına pek de sadık olmayan ancak beklenenden daha çok ilgi çeken bir film adaptasyonu da yapıldı.

Sun and Steel (Piece of Mind – 1983)

Sun and Steel, 20. yüzyılın en önemli Japon yazarlarınan biri olarak görülen Yukio Mishima‘nın 1970’lerde popüler olan bir kitabının adıdır. Mishima sadece bir yazar ve şair olmakla kalmayıp aynı zamanda aktör, model, Şintoist, milliyetçi ve silahsız bir sivil milis grubu olan Tatenokai’nin (“Kalkan Topluluğu”) de kurucusudur. Otobiyografik bir deneme olan kitap, yazarın bedeniyle olan ilişkisini, vücut geliştirme ve dövüş sanatları eğitimiyle ilgili deneyimlerini ve düşüncelerini anlattığı otobiyografi tarzında bir çalışmadır.

Beş Çember Kitabı’nın bizzat Miyamoto Musashi tarafından resmedilmiş kapağı.

Steve Harris, ilk düellosunu 13 yaşında kazandığı ve hayatının geri kalanını kılıç ustalığını mükemmelleştirmeye adadığı söylenen, bazıları tarafından gelmiş geçmiş en büyük samuray olarak kabul edilen efsanevi Miyamoto Musashi hakkında bestelediği bu şarkıya başlık olarak Mishima’nın kitabının adını seçmiştir. Şarkının kahramanı Miyamoto Musashi zamanının çoğunu seyahatle, tefekkür ederek, otoportre ve manzara resimlerinde uzmanlaşarak geçirmiş ve daha sonraki yıllarda kılıçla dövüş sanatını detaylandıran ve şarkıda da bahsi geçen Beş Çember Kitabı‘nı yazmıştır. Kendisi gerçek samuray kavramının sadece bir kılıç ustasından çok öte, her yönüyle mükemmeli arayan bir kişilik olduğu yönünde en çok referans gösterilen örneğidir.

Şarkıyla ilgili ilginç bir detay da Sun and Steel’in Iron Maiden tarafından asla canlı olarak sahnede icra edilmemiş olmasıdır.

To Tame a Land (Piece of Mind – 1983)

Ve, evet, oldukça bilinen bir esinlenme. İsmi doğrudan parçaya yansımasa da To Tame a Land doğrudan Frank Herbert‘in 1965 tarihli bilimkurgu başyapıtı Dune‘u anlatır. Uzak bir gelecekte geçen hikaye, yıldızlararası yolculuğu mümkün kılan “baharat” adı verilen değerli bir maddenin bilinen tek kaynağı olan çöl gezegeni Arrakis‘te geçer. Hikaye galaksi hükümdarı tarafından gezegenin hamisi olarak atanan Atreides hanedanının veliahtı olan Paul Atreides‘in karmaşık bir politik dünyaya adım atmasıyla başlayan bir hikayeyi anlatır. Paul, Arrakis’teki çeşitli fraksiyonlar arasındaki karmaşık güç mücadelelerini yönetirken, kendi kaderiyle yüzleşmeli ve benzersiz yeteneklerini kullanmayı öğrenmelidir. Politika, din, ekoloji ve kişisel gelişim konularını ele alan “Dune”, insan doğası ve eylemlerimizin sonuçları konusunda etkileyici ve düşündürücü bir romandır.

Dune’un başarısından sonra Frank Herbert toplam 5 devam romanı daha yazmış; ölümünden sonra oğlu Brian Herbert ile birlikte yazar Kevin J. Anderson seriyi devam ettirmişlerdir. David Lynch‘in 1984’te gösterime giren sıkış-tepiş film adaptasyonunu pek sevemedik. Ancak Denis Villeneuve‘ün ilk kısmı 2021’de çıkan adaptasyonu ile hikayeyi beyaz perdede görsel olarak izlemek isteyenler olarak nispeten tatmin olmuş durumdayız. Bu satırları yazdığım an itibarı ile ikinci kısmı sabırla bekliyoruz.

The Duellists (Powerslave – 1984)

The Duellists adını sevdiğimiz pek çok filme imza atan Ridley Scott‘un ilk uzun metrajlı çalışması olan bir filmden alır. Polonya asıllı İngiliz yazar Joseph Conrad‘ın The Duel isimli kısa hikayesini temel alan ve film Napolyon döneminde Fransız Ordusu’nda görev yapan Feraud ve D’Hubert isimli iki subayın yıllarca süren mücadelesini anlatır. İlk başta sadece basit bir anlaşmazlıktan kaynaklanan bu gerilim, zamanla kişisel düşmanlıklarının bir yansıması haline gelir. Yaşamlarının birçok noktasında yolları kesişen bu ikilinin düelloları sonucunda, her ikisi de hayatlarının değişeceği bir sona doğru ilerler. Filmin sürükleyici atmosferi, Ridley Scott’un yönetmenliği ve oyunculuk performansları, The Duellists’i sadece bir tarihi drama değil, aynı zamanda bir gerilim filmi olarak da öne çıkarmaktadır.

Şarkının konsepti Bruce Dickinson’un eskrime olan düşkünlüğünü akla getirse de parçanın tamamı Steve Harris tarafından yazılmıştır. Hiçbir Iron Maiden konserinde çalınmayan bir parça da budur.

Back in the Village (Powerslave – 1984)

Daha önce The Number of the Beast albümünde doğrudan adı geçen 1967 yapımı The Prisoner dizisinde kaçırılan ajanımızın mahkum tutulduğu ve dizide The Village adıyla geçen köye (birbirlerine numaralar ile hitap eden insanların olduğu bir yerde köyün de bir adının olmasını beklememek lazım haliyle) ithafen bestelenmiş bir parçadır.

Dizide sık sık görünen Portmeirion Piazza

Söz konusu mekan gerçekte Kuzey Galler’de deniz kıyısında yer alan ve Portmeirion diye gayet şirin turistik bir kasabadır. Kasaba 1925’te Sir Clough Williams-Ellis adında bir mimar tarafından İtalyan kasabası tarzında neredeyse yoktan tasarlanarak inşa edilmiştir. Uzun süre saklı bir cennet olarak kalan kasaba dizinin kazandırdığı popülerlikle birlikte özellikle yaz aylarında insanların birbirine sürtünmeden yürüyemediği bir yer haline gelmiştir. Kasabanın hikayesi ve mevcut durumu tasarlanma kısmı hariç bana bizim Alaçatı‘yı çağrıştırmaktadır.

The Rime of the Ancient Mariner (Powerslave – 1984)

Boynunda ölü albatrosu ile denizcimizin heykeli, Watchet, Somerset, İngiltere.

Iron Maiden’in en efsanevi eserlerinden biri olan bu şarkı adını Samuel Taylor Coleridge‘in 1798 tarihli ünlü şiirinden alır. Orijinal basımında adı The Rime of the Ancyent Marinere olarak geçen bu şiir ilk olarak Coleridge’in kankası William Wordsworth ile birlikte yayınladığı Lyrical Ballads, with a Few Other Poems şiir seçkisinde yer almış, adı daha sonraki baskılarda modernleştirilerek Iron Maiden’in şarkı adını aldığı hali ile kullanılagelmiştir.

Şiir, davetli olduğu bir düğüne giderken yaşlı bir denizciye rastlayan bir adamın ağzından denizcinin ona anlattığı tüyler ürpertici hikayeyi bize aktarır. Hikayeye göre, denizci ve Güney Kutbu’na doğru seyir eden bir geminin mürettebatıdır. Olaysız süren yolculuğun seyri birden albatrosların ortaya çıkması ile değişir. Denizci albatroslardan birini öldürür. Bunun sonucunda gemi ve mürettebatı lanetlenir ve bir dizi doğaüstü felaketle yüzleşmek durumunda kalırlar; denizci dışında mürettebatın tümü ölür. Yaptığından dolayı pişmanlık duyan denizci lanetin kalkması için denizin ruhlarına yalvarır, uzun ve zorlu bir yolculuğun ardından günahlarından arınır ve kıyıya ulaşır.

Toplam 625 dizelik143 kıtadan oluşan şiir 7 bölüm halindedir. Her ne kadar 13 dakika 38 saniyelik süresi ile Iron Maiden’in o güne kadarki en uzun eseri sıfatını taşıyan şarkının sözleri şiiri gayet iyi özetlese de şiirin tamamını okumanın apayrı keyifli bir deneyim olacağını ifade etmek isterim. İngilizce orijinalini okumakta zorluk çekenler için de dilimize muhtelif çevirmenler tarafından aktarılmış hali mevcut. Fransız ressam Gustav Doré tarafından illüstrasyonları yapılmış bir kitaptan okursanız zevkiniz görsel olarak da katlanacaktır. Yaşlı Denizci başlığı ile Oğuz Baykara‘nın Everest Yayınları’ndan çıkan ve Yaşlı Gemici başlığı ile Şavkar Altınel’in İletişim Yayınları’ndan çıkan çevirileri bunlardan günümüzde de kolayca bulunabilecek iki örnek.

Caught Somewhere in Time (Somewhere in Time – 1986)

İngiliz yazar H.G. Wells için bilimkurgunun babalarından biri denildiğinde kimse itiraz etmez. 1895’te yayınladığı ilk romanı olan The Time Machine bilimkurgu literatürüne öyle bir yerleşmiştir ki, bugüne kadar yazılan, çizilen, çekilen neredeyse bütün zaman yolculuğu temalı çalışmalar döner dolaşır ve bu kitaptaki zamanda yolculuk yapma öğelerine bir şekilde dokunur. Iron Maiden sağ olsun, bu Time Machine konusuna ve H.G. Wells’e yazımızın ilerleyen kısımlarında yeniden değineceğiz.

Bu şarkı ile anacağımız asıl edebiyat ve sinema eseri ise Amerikalı yazar Karl Alexander‘in 1979 yılında yayınlanan ve daha kitabı bitmeden aynı yıl sinemaya da uyarlanan Time After Time çalışması. H.G. Wells bu hikayenin baş kahramanı olarak karşımıza çıkar. Wells gerçekten de bir zaman makinesi icat etmiştir. Bir akşam bir grup misafirine cihazını tanıtırken polis kapıyı çalar ve Karındeşen Jack‘i tutuklamak için geldiklerini söylerler. Anlaşılan odur ki Karındeşen Jack misafirler arasında bulunan John Leslie Stevenson adında bir cerrahtır. Polisin geldiğini duyan Stevenson zaman makinesini kullanarak geleceğe, 1979’a kaçar; H.G. Wells de peşinden onu yakalamaya gider. Zamanından neredeyse 100 yıl öteye giden Wells toz pembe olarak hayal ettiği geleceğin kendi zamanından bile daha vahşi bir doğası olduğunu keşfedecektir. Belki de bu zaman dilimi gerçekten bir seri katil için daha uygundur.

Şarkı sözleri hikayeyi doğrudan adreslememekle beraber özellikle Karındeşen Jack’in 1979 toplumunda kendisine adeta bir sığınak bulmasını hatırlatan “If I said I’d take you there, would you go, would you be scared?” (Seni oraya götüreceğimi söylesem gider miydin, korkar mıydın?) dizelerinin bu temaya atıf olduğu görüşü yaygındır.

Gençliğimizin pop yıldızlarından Cyndi Lauper‘in Time After Time şarkısının da Cyndi’nin bir dergide burada bahsi geçen filmin adını görüp hoşuna gitmesi üzerine yazıldığını da buraya not düşelim. Şarkının ve sözlerinin konuyla hiç alakası yok; bu yazının da Cyndi ile pek bi alakası yok zaten.

The Loneliness of the Long Distance Runner (Somewhere in Time – 1986)

İngiliz yazar Alan Sillitoe tarafından 1959’de yazılmış The Loneliness of the Long-Distance Runner kısa öyküsü 1950’lerde Nottingham’da yaşayan, 17 yaşındaki bir genç olan Colin Smith‘in hikayesini anlatır. Yoksul bir aileden gelen Colin işlediği bir hırsızlık suçundan hüküm giyer. Gönderildiği ıslahevinde koşucu olarak yeteneğini keşfeden Colin, bir yandan bu yeteneği üzerinde çalışırken diğer yandan da hırsızlık suçu işlemesine ve hüküm giymesine yol açan yoksulluğu ve sınıf ayrımcılığını sorgulamaya başlar. Hikayenin 1962 yapımı film adaptasyonu başrolü üstlenen genç oyuncu Tom Courtenay‘in performansının da katkısı ile İngiliz sosyal gerçekçiliğinin en önemli örneklerinden biri olarak kabul edilir.

Stranger in a Strange Land (Somewhere in Time – 1986)

Her ne kadar şarkının adı Robert A. Heinlein’in aynı adlı romanından alınmış olsa da şarkıda anlatılan hikayenin kitapla hemen hemen hiçbir ilgisi yoktur. Şarkıda çıktığı Kuzey Kutbu yolculuğu sırasında buzun içinde donarak ölen bir kaşifin hikayesi anlatılır. Kaşifimizin cesedi yaklaşık yüz yıl sonra bölgede bir keşif yolculuğuna çıkan bir ekip tarafından buz tarafından hiç bozulmamış olarak bulunur. Kutup bölgesinde benzer bir ceset bulma deneyimine sahip bir Iron Maiden hayranı ile yaptığı sohbette hikayeyi dinleyen Adrian Smith şarkıyı yazmak için gerekli ilhamı almıştır.

Robert Heinlein’in Stranger in a Strange Land romanı ise 1961 yılında yayınlanmış bir bilimkurgu klasiğidir. Hikaye anne ve babasının ölümü sonrası Mars’ta Marslılar tarafından büyütülen Valentine Michael Smith‘in dünyaya geri geldiğinde yaşadığı uyum problemleri üzerinden toplumsal düzeni sorgular .

Moonchild (Seventh Son of a Seventh Son – 1988)

Moonchild, ünlü İngiliz okültist Aleister Crowley‘in (evet, bizzahati Ozzy‘nin Mr. Crowley‘i) 1917 yılında yazıp 1929’da yayınladığı romanının adıdır. Roman gizli bir tarikatın, İngiltere’de doğmuş fakat Amerika’da büyüyen genç bir kızın doğumundan sonra, onu kullanarak bir insanları manipüle edecek bir çocuk büyütme ayini gerçekleştirmek istemeleriyle ilgili bir hikayeyi anlatır. O devir için (belki hala bile) oldukça özgün sayılabilecek bir kitaptır. Gerçek üstü ve mistik bir atmosferde okültizm, ezoterizm, gizli tarikatlar, felsefi, metafiziksel ve psikolojik temalarla dolu bir macerayı Crowley’in yaşam ve okült felsefesi üzerinden anlatan roman insanın varoluşuna, bilincine ve kaderine dair çeşitli sorular sormaktadır.

Adrian Smith ve Bruce Dickinson’ın ortak eseri olan parça romanın tamamını ya da bir kısmını doğrudan adreslememekle birlikte şarkının kurgusu ve sözleri kitaba ve kitapta yer alan çeşitli objelere atıfta bulunarak oluşturulmuştur.

Seventh Son of a Seventh Son (Seventh Son of a Seventh Son – 1988)

Aslında sadece bu şarkının değil, albümün adı ünlü bilimkurgu yazarı Orson Scott Card‘ın The Alvin Maker serisinin ilk kitabı olan The Seventh Son‘dan gelmektedir. Grubun yedinci stüdyo albümüne isim düşünen Steve Harris, tam da o yıllarda çıkan, gizemli güçlere sahi Alvin Miller adlı bir çocuğun hikayesini anlatan bu kitabın adının da yedi rakamını içermesi ile albümü kitaba benzer bir tema etrafında şekillendirmeye karar vermiştir.

Kitapta olaylar 19. yüzyılın başlarında Amerika’da bir sınır yerleşim bölgesinde geçer. Alvin, doğuştan gelen bir yeteneği olan “yaratma” gücü sayesinde, dünya üzerindeki her şeyi değiştirebilecek bir potansiyele sahiptir; bu nedenle de kehanetlerde adı geçen “Yedinci Oğul” olarak kabul edilir. Sahip olduğu gücü kontrol edebilmek için büyük bir mücadele veren Alvin kendisini düşman olarak görenlere rağmen yüklendiği özel bir görevini yerine getirmek yolunda kendisini kaderini şekillendiren olayların ortasında bulur. Alvin’in öyküsü, Amerikan tarihinin zorlu dönemlerinde, kötülüğe karşı savaşan bir kahramanın yolculuğunu anlatır.

Biz albüme dönecek olursak, albümün ilk yarısının kitapla pek bir alakası olmamakla beraber konsept tarzında ilerleyecek ikinci yarı için gerekli mistik atmosferi hazırlar. Seventh Son of a Seventh Son ikinci yarının açılışını yapar ve Alvin’in gelişini haber verir. Devamında gelen The Prophecy, The Clairvoyant ve Only the Good Die Young da hikayeyi Iron Maiden üyelerinin hayal gücü ile tamamlar.

Ülkemizde yeteri kadar tanınmadığını düşündüğüm bilimkurgu yazarlarından olan Orson Scott Card, ilerleyen yıllarda bu seriye şimdiye kadar 5 kitap daha eklemiştir. Halen yazmakta olduğu son kitabı ile de seriyi yediye tamamlayacak. Meraklıları Orson Scott Card’ı gelecekte geçen Ender serisi ile de tanıyabilirler. Bu serinin ilk kitabı olan Ender’s Game zengin sayılabilecek bir kadro ile 2013’te filme de çekilmişti.

Run Silent, Run Deep (No Prayer for the Dying – 1990)

Başrollerini Clark Gable ve Burt Lancaster‘in oynadığı 1958 yapımı efsanevi bir İkinci Dünya Savaşı filmidir Run Silent, Run Deep. Kendisi de savaş sırasında bir denizaltı kaptanı olan Edward L. Beach Jr.‘ın 1955’te yayınlanan aynı adlı romanından biraz yorum katılarak adapte edilen film savaş sırasında Amerikan denizaltılarının Pasifik Okyanusu’nda Japon savaş gemilerine karşı yürüttüğü mücadeleyi konu almaktadır.

Akikaze destroyeri; 1923.

Romanın kahramanı, Amerikan denizaltısı USS Nerka’nın kaptanı olan “Rich” Richardson‘dır. Richardson, dört Amerikan denizaltısının batmasından sorumlu tutulan Japon savaş gemisi olan Akikaze‘yi batırmayı hedeflemektedir. Ancak bunun için, kendi denizaltısını ve mürettebatını risk altına sokması gerekmektedir. Gerek film gerekse de kitap bol aksiyonlu bir denizaltı macerası yaşatırken bir yandan da savaş stratejileri, liderlik, mürettebat psikolojisi, intikam, dayanıklılık, cesaret, sadakat ve onur ve bunların savaş sırasında nasıl sınanabileceği gibi temaları da işler.

Film Hollywood’a yakışan dramatik bir sonla biterken kitap çok daha gerçekçi ve ucu açık sonu ile bittiğinde okura daha büyük bir tatmin yaşatmaktadır; kişisel naçiz görüşüm elbette. İlk kitabı olan Run Silent, Run Deep’in büyük başarı yakalaması ve kitabın aylarca bestseller listesinde kalmasına rağmen yazar Edward L. Beach Jr. 11 yıl daha donanma hizmetine devam etmiş, emekli olduktan sonra 1972’de yazdığı Dust on the Sea ve 1978’de yazdığı Cold is the Sea romanları ile seriye devam etmiştir.

Childhood’s End (Fear of the Dark – 1992)

Childhood’s End her ne kadar Arthur C. Clarke‘ın meşhur bir romanın adı olsa ve hatta Marillion‘un da Misplaced Childhood albümünde aynı adlı bir şarkısı olsa da Iron Maiden’ın parçasının her ikisi ile de pek alakası yoktur. Şarkı dünyadaki çocukların içine doğdukları açlık, acı, adaletsizlik ve korku gibi olumsuz etkenlere dikkat çekerek, çocukların böyle bir ortamda kısa sürede klişeleşmiş masum ve tasasız çocukluk kavramından çıkmak durumunda kalmalarını anlatır.

Clarke’ın hikayesinde ise insanoğlunun yıldızlara seyahat etmesini engellemek için Dünya’ya gelen bir uzaylı türü konu edilir. Her ne kadar uzaylılar Iron Maiden’in şarkısında değinilen dertlere çare üretip insanları dertsizlik, eğlence ve sığ zevklere alıştırıp amaçsızlaştırarak hedeflerine ulaşıyor olsalar da Steve Harrris’i bu ismi seçmeye iten şey bu zayıf ilişkiden ziyade ismin çekiciliği olsa gerek diye düşünürüm.

The Fugitive (Fear of the Dark – 1992)

Orijinali Amerika’da 1963’de yayına giren The Fugitive dizisi ülkemizde Kaçak adıyla yayınlandığı 1970’li yıllarda ortalığı kasıp kavurmuştu. Dizi, karısını öldürme suçundan haksız yere tutuklanan Doktor Richard Kimble‘ın hapishaneye nakli sırasında meydana gelen bir kaza sonucu kaçması ile başlar. Kimble bir yandan karısının katili Tek Kollu Adam‘ı ararken bir yandan da peşindeki komiser Gerard ile amansız bir kovalamacanın içine girer. Başrollerini David Janssen ve Barry Morse‘un oynadıkları dizinin oldukça başarılı 1993 yapımı film uyarlamasında ise rolleri Harrison Ford ve Tommy Lee Jones üstlenmiştir.

Albümün filmden önce yayınlandığı göz önüne alınırsa Steve Harris’in bu şarkıyı yazmasına etken olanın çocukluğunda seyrettiği dizi hali olduğunu varsayabiliriz.

Lord of the Flies (The X Factor – 1995)

Lord of the Flies adını William Golding‘in 1954 tarihli aynı adlı romanından alır. Romanın 1963 ve 1990 yıllarında yapılmış iki film adaptasyonu da vardır. Hikaye İkinci Dünya Savaşı sürerken çocukluktan ergenliğe geçiş yaşlarında bir grup çocuğu taşıyan bir uçağın Pasifik Okyanusunda ıssız bir adaya düştükten sonra yaşanan olayları anlatır. Kazadan sağ kurtulan çocuklar kendilerinden başka kimsenin olmadığı bu adada tek başlarına hayatta kalmak zorundadırlar. Başlarında yetişkinlerin kuralları olmadan eğlenme ve hayatta kalma dışında bir dertleri olmayan gençler zaman içerisinde birbirleri üzerinde otorite kurma, gruplaşma gibi güdülerle gittikçe vahşileşecekleri bir mini toplum haline dönüşeceklerdir.

İnsan içindeki güç, hükmetme güdüsü ve bu güdü ile neler yapabileceğini ya da yaptıklarının istemsizce de olsa nelere yol açabileceğini yüzünüze çarpan bu kitabın yazar tarafından konulan ilk ismi Strangers from Within şeklindedir. Yazarın kitabı ilettiği yayıncı kitabı “Saçma ve sıkıcı. Anlamsız.” diyerek yayınlamayı reddetmiştir. Ancak kitap bildiğimiz adı ile yayınlanmasının hemen ardından eleştirmenlerce “yılın en iyi romanı” olarak nitelendirilmiş ve kısa sürede 20. yüzyıl klasikleri arasında sayılmaya başlanmıştır. “Zevkler ve renkler” tartışılmaz denir ama bu kadar uç noktalarda mıdır; gerçekten ilginç bir durumdur.

Man on the Edge (The X Factor – 1995)

Başrollerinde Michael Douglas ve Robert Duvall‘in oynadığı Falling Down filmini anlatan bu şarkının zaten nakarat kısmı da filmin ismini tekrar eder durur. William Foster eşi, işi, şehir yaşamı ile ilgili problemleri ile boğuşan sıradan bir Amerikan vatandaşıdır. Bütün dertlerin üstüne üstüne geldiği bir gün tıkanan trafikte tepesinin tası atar, arabasından iner ve “yeterin ülen, canımı mı alacaksınız, alın o zaman” diyerek kendisine zorluk çıkaran herkesle dalaşmaya başlar. İlginç bir şekilde işe yarıyor gözüken ve film boyunca gittikçe sertleşen bu davranış tarzı kendisinin dahi beklemediği bir dizi olaya neden olacaktır. Filmdeki bazı sahneler eminim ki günlük hayatta sizlerin de zaman zaman aklınızdan geçiyordur diye düşünüyorum; filmi izlemediyseniz bi bakın derim.

The Edge of Darkness (The X Factor – 1995)

Marlon Brando, Martin Sheen, Robert Duvall, Laurence Fishburne, Harrison Ford diye oyuncuları saysak, yanına bir de yönetmen diye Francis Ford Coppola eklesek 1979 yapımı kült Vietnam Savaşı filmi Apocalypse Now için gerekli malzemeleri bir araya getirmiş oluruz. The Edge of Darkness sadece bu filmden esinlenmekle kalmaz, şarkı sözlerinin bir kısmı doğrudan filmin repliklerinden alıntıdır. Şarkı adının Darkness olan kısmın da başka bir yere referansı var; ona da geleceğiz.

Filmin konusuna gelirsek. Walter E. Kurtz, Kamboçya’dan topladığı yerli milisler ve onlara katılan Amerikalı askerler ile oluşturduğu birliği ile Kuzey Vietnam güçlerine karşı savaşan başına buyruk bir Amerikan askeridir. Amerika Kurtz’un uyguladığı vahşi ve kural dışı yöntemlerden rahatsızdır; bu nedenle Yüzbaşı Willard‘a, Kurtz’u bulmak ve yok etmek görevini verir. Yüzbaşı Williard bu görevini yerine getirmeye çalışırken karşı karşıya geldiği olaylar ve insanlar neticesinde kendisini sorgular hale gelecektir.

Aslında film de orijinali 19. yüzyılın sonlarında Kongo’da geçen Heart of Darkness romanının Vietnam Savaşı’na uyarlanmış halidir. Romanda Afrika’da emperyalist güç olarak bulunan Belçika’nın yerini filmde Amerikalılar almıştır. Kitabın yazarı Joseph Conrad‘ın kulaklarını bu yazıda daha önce Powerslave‘de yer alan The Duellists şarkısının da kökeni olan kısa hikayenin yazarı olarak çınlatmıştık. Romanda yaşananların yazarın bizzat başından geçen olaylara dayanıyor olması da bir başka küçük detay.

The Clansman (Virtual XI – 1998)

Eh… “Freedooom… Freeedooom…” diye nakaratı olan şarkının esinleneceği filmin hangisi olacağını kestirmek çok da zor olmasa gerek. Başrolünü Mel Gibson‘un üstlendiği 1995 tarihli Braveheart filminden bahsediyoruz haliyle. Filmde 13. yüzyılın sonlarında kendilerini İngiltere Kralı 1. Edward‘ın zulmünden kurtarmak için bağımsızlık mücadelesi veren İskoç klanlarının hikayesini izliyoruz.

Macera ve aksiyon olarak keyif verse de Braveheart tarihi gerçeklerle neredeyse hiç bağdaşmayan bir filmdir. William Wallace filmde Gibson’un canlandırdığı gibi baldırı çıplak bir tip olmanın aksine İskoçya’nın en büyük ulusal kahramanlarından birisi sayılan soylu bir şövalyedir. İngilizlere karşı İskoç klanlarını bir araya getirerek savaşmış, kazandığı zaferlerin ardından İngilizler tarafından yakalanmıştır. 1305’te yargılanmış, asılmış, henüz ölmeden ipten alınmış, canlı halde bağırsakları deşilip muhtelif işkencelere maruz bırakılmış yine de kraldan af dilememiş ve son sözü “Özgür İskoçya” olmuştur. Yıllar içinde İskoçya kendi parlamentosuna sahip bağımsız bir ülke olmayı başarmış, ancak bizzat o parlamento İskoçya’yı 1707 yılında Birleşik Krallık’a katmıştır. O zamandan bu zamana ara sıra “biz bi bağımsız olsak mı ki” diye celallenen, referandumlar yapan İskoç halkı hala bu konuda net bir karara varamamış görünüyor.

The Wicker Man (Brave New World – 2000)

Her toplumun ve dinin birbirinden çok farklı olsa da baharın ya da yazın gelişini kutladıkları bir tören illa ki vardır. Nevruz deyin, St. Patrick’s Day deyin, Paskalya deyin, çeşit çeşit sayabiliriz. Britanya adaları kökenli olduğu düşünülen May Day de bunlardan birisi; genellikle 1 Mayıs günü kutlanıyor (bu arada kuzeye gittikçe bu kutlama gününün daha da geciktiği ilginç bir tespit). İşte, İskoçya’nın kuzeybatısında bulunan izole bir kayalıklar topluluğu olan Hebrides adalarında bu festivalde yapılan ritüellerin doruk noktası Wicker Man denilen dev hasırdan (hasırın İngiizcesi wicker) bir adamın yakılmasıdır.

1973 yılında gösterime giren ve tün zamanların en iyi altıncı İngiliz filmi olarak kategorize edilen The Wicker Man, bu coğrafyada adı belirtilmeyen küçük bir adaya kayıp olarak bildirilen bir kız çocuğunu aramak üzere gelen polis dedektifi Neil Howie’nin hikayesini anlatır. İlk başta adada kimse kayıp kızı tanımıyor gibi görünmekle beraber ufak te fek bilgi kırıntıları Howie’yi araştırmasını derinleştirmeye iter. Kendisi koyu bir Hristiyan olan Howie, İsa’nın pek uğramamış göründüğü ve tamamı ile Pagan inanışı ve adetleri ile yaşayan bu adada kendisini yaklaşan May Day için yapılan ritüellerin ortasında bulur. İnanç sistemi ve yaşayışına tamamen zıt insanların oluşturduğu bu toplulukta olanları algılamakta Howie için bir hayli zor olacaktır.

Başrollerde çok bilmediğimiz ama belki The Equalizer dizisinden tanıyabileceğiniz Edward Woodward, güzelliğinin doruğunda Britt Ekland ve Christopher Lee reisin oynadığı filmin müzikleri de de oldukça ses getirmiştir. Film bu işlere merakı ile bilinen Bruce Dickinson’un dikkatinden kaçmamış ve Adrian Smith ile birlikte Iron Maidan’a dönüş albümünün açılışını Steve Harris’in de katılımı ile bu parça ile yapmışlardır. Şarkının sözleri doğrudan filmi adresler. Şarkıya çekilen klipte de filmdekine benzer bir atmosfer oluşturulmuştur.

2006 yılında başrolünü Nicholas Cage‘in oynadığı bir Amerikan adaptasyonu yapılmış olan The Wicker Man’in bu yorumunun kıyısına köşesine uğramamanız önerilmektedir.

Brave New World (Brave New World – 2000)

George Orwell‘in Bin Dokuzyüz Seksen Dört adlı distopik romanı ülkemizde oldukça bilinen bir eserdir. Oysa neredeyse aynı konuyu, üstelik 18 yıl önce işleyen Aldous Huxley‘in Brave New World‘ü o kadar popüler olamamıştır. Brave New World’de de tıpkı Bin Dokuzyüz Seksen Dört’teki gibi gelecekte toplum otoriter bir yönetim altında sınıflara ayrıştırılmış bir şekilde yaşamaktadır. Bin Dokuzyüz Seksen Dört’te tasvir edilenin baskıcı yönetimin aksine bu dünyada kontrol bireylere doğumdan itibaren atandıkları sosyal sınıfları sevmeleri, iş ve sosyal rollerinden memnun olmaları ve hoş olmayan duygulardan kaçınmaları için her türlü mutlu edici şartlar sağlanmakta ve hatta bir çeşit uyuşturucu ilaç verilmektedir. Romanın kahramanı Bernard Marx, katı sosyal hiyerarşiye uyum sağlamakta zorlanan bir “uyumsuz”dur; sonunda içinde bulunduğu düzene karşı isyan eder ve olaylar gelişir.

Daha ortaokul yıllarında ders destek kitabı olarak maruz kaldığımız bu kitabı o yıllarda zorla okumuş olmanın muhtemel etkisi ile hiç sevmemiştim. Ancak yıllar geçip bilimkurgu merakım şekillenip tekrar okuyunca ne kadar muhteşem bir eser olduğunun farkına vardım. Bizim çocukların neslinin dijital alet ve edevat bağımlılığı ile dönüştükleri uyuşuk hale baktıkça da hala kitapta yaratılan o mutluymuş gibi görünen tablo aklıma gelir; sık sık da kitabı okumalarını tavsiye ederim bu konuda fikir alışverişi yaptığım dostlara.

Bu arada, kitabın adı William Shakespeare‘in The Tempest, oyununda geçen bir replikten alıntıdır. Oyunun yazıldığı 1600’lü yıllarda İngilizce’de “Brave” sözcüğü şimdiki anlamı olan “Cesur”dan ziyade “Güzel” anlamında kullanılıyordu. İlgili replikte Miranda adındaki karakter bu cümleyi ironik anlamda, benzerini bizim Türkçe’de de kullandığımız “aman ne güzel dünya” kıvamında bir ifadede kullanır. Bu açıdan bakacak olursanız kitabın adı bile epey bir söz sanatı içerir; tabi bu tür incelikleri 15 yaşında anlayacak kapasitede değildim.

Yıllar içinde kitabın muhtelif radyo, tiyatro ve sinema uyarlaması yapıldı. Hatta 2020’de çok ucundan alakalı yapılan bir televizyon dizisi de var. Kitabın tadını bırakın konusunu bile çok hissettirmiyor ama o zamanlar pandemi filan derken arada seyrettirdiydi kendini yokluktan.

İşi Iron Maiden cephesine taşıyacak olursak, her ne kadar albümün adı da Brave New World olsa da, aynı isimli şarkı dışındaki parçaların hiçbirisinin konu ile bir ilgisi yok. Bir de albüm kapağı illüstrasyonu yapan Derek Riggs ve Steve Stone‘un gözünden bu distopik dünyanın hayalini canlandırıyor.

Out of the Silent Planet (Brave New World – 2000)

Narnia serisinin yazarı olarak tanıdığımız C.S. Lewis‘in Space Trilogy üçlemesinin ilk kitabı 1938 yılında yayınladığı Out of the Silent Planet adlı romanıdır. Romanda dilbilimci Dr. Ransom adında bir bilim adamının kaçırılarak Malacandra adında bir gezegene götürülmesi anlatılır. Gezegene indiğinde kendisini kaçıranlardan kurtulan Dr. Ransom burada yaşayan farklı kültürlere sahip insansı varlıklarla karşılaşır. Bu gezegenin sahipleri Dünya gezegeni için Sessiz Gezegen anlamına gelen Thulcandra ifadesini kullanmaktadırlar; İngilizcesi ile Silent Planet. Başından geçen muhtelif olaylar sırasında Dr. Ransom hem bu uzaylıların kültürü hakkında fikir edinecek ama daha önemlisi biz insanların uzaylıların gözünden nasıl göründüğünü anlayacaktır. Kitap alt mesaj olarak İngiltere’nin Afrika ve Asya’da yürüttüğü sömürgeci politikalarına eleştiriler gönderirken, zaman zaman da insanın evrendeki yerini ve Tanrı’nın varlığı sorgular.

Aslında Iron Maiden’ın bu parça için esin kaynağı Walter Pidgeon, Anne Francis ve Leslie Nielsen‘in başrolünde oynadığı Forbidden Planet adlı 1956 yapımı filmdir. Ve, artık tesadüf müdür bilinmez, bu film albümün de adını aldığı Brave New World repliğinin geçtiği Shakespeare‘in The Tempest oyununun modern bir uyarlamasıdır. Grup şarkı sözlerinde filmin hikayesini baz alırken dünyadan geldiklerini anlatmak için romanın adı olarak kullanılan ifadeyi tercih etmiştir.

Rainmaker (Dance of Death – 2003)

Her ne kadar adı John Grisham‘ın 1995’te roman olarak yayınladığı ve 1997’de Francis Ford Coppola‘nın yönetmenliğinde aynı adla gösterime giren The Rainmaker filmini anımsatsa da şarkının içeriğinin herhangi bir şekilde bu ikisi ile de alakası yoktur. Hikaye (ya da film) yeni mezun idealist bir avukatın kariyerinde ilerlemek için büyük çabalar ile girdiği dev hukuk şirketinde kendini yeri geldiğinde ikiyüzlü işleyen adalet mekanizmasının içinde bulmasını anlatır. Filmde başrollerinde Matt Damon ve Danny DeVito olmak üzere Mickey Rourke, Jon Voight, Dean Stockwell, Roy Schreider gibi bir yıldızlar geçidi yer almaktadır.

Iron Maiden’in şarkısı ise grup stüdyoda takılırken bu parçaya ait gitar rifflerinin Bruce Dickinson’a yağmur damlalarını çağrıştırması üzerine şekillenmiştir.

Dance of Death (Dance of Death – 2003)

Janick Gers’e ilham veren sahne.

Şarkının yaratıcısı ve müzikal kısmın ağırlıklı kısmını yazan Janick Gers’in ifadesine göre albüme adını da veren bu şarkının ilham kaynağı Ingmar Bergman‘ın 1957 yapımı The Seventh Seal (İsveççe: Det Sjunde Inseglet) filmidir. Şarkının ismi filmin sonunda geçen “these figures on the horizon start doing a little jig, which is the dance of death” (ufuktaki bu şekiller küçük bir hareket yapmaya başlar, ki bu ölümün dansıdır) repliğinden alınmadır.

Film çıktıkları Haçlı Seferinden hayal kırıklığına uğramış şekilde ülkesine dönen şövalye Antonius Block ve kinayeci karakterli yaveri Jöns‘ün hikayesini anlatır. İsveç’e vardıklarında her yeri vebanın kasıp kavurduğunu görürler. Şövalye, burada Ölüm ile karşılaşır ve onu satranç maçına davet eder. Bir yandan karşılaştığı bir oyuncu grubu ile vebadan kaçmaya çalışan Antonius oyun devam ettiği sürece hayatta kalabileceğine inanmaktadır. Zaman kazanmak amacı ile sorduğu sorular ve Ölüm’ün buna verdiği cevaplar ile başlayan bu oyun film boyunca devam eder. İsveç sinemasının en önemli filmlerinden biri ve Bergman’ın en önemli eserlerinden biri olan bu film taşıdığı derin sorgulamalar ile sanatsal anlamda muhakkak çok güzide bir eserdir ama ağır atmosfer ve temposu ile de adamı kanser eder.

The Age of Innocence (Dance of Death – 2003)

The Age of Innocence deyince pek çok kişinin aklına Edith Wharton‘ın 1920 tarihli romanından adapte edilen filmiyle meşhur olan Martin Scorsese filmi gelir. Başrollerinde Daniel Day-Lewis, Michelle Pfeiffer ve Winona Ryder‘ın oynadığı filmde New York’ta zengin bir ailede geçen bir aşk üçgenini anlatmaktadır.,

Ancak burada da Iron Maiden şarkısının ismi sadece bir çağrıştırmadan ibarettir. Steve Harris ve Dave Murray ise şarkıda Birleşik Krallık’ta suç oranına ilişkin resmi rakamlarla bağımsız anketler arasında taban tabana zıt çıkan sonuçlar nedeni ile yaşanan toplumsal gerilime değinmektedir.

Lord of Light (A Matter of Life and Death – 2006)

Edebiyat ve bilimkurgu hayranları için bu ifadeyi okuyunca akla Roger Zelany’nin 1967 yılında yayınlanan romanı gelse de bu sefer de sadece isim benzerliğinden ibaret bir durum ile karşı karşıyayız. Iron Maiden’in şarkısında bahsi geçen Lord of Light, Hristiyan kültüründe daha bilinen sıfatı ile Bringer of Light ya da Light-bearer olarak bilinen Lucifer‘dır. Şarkıda yeryüzündeki bütün kötülüklerin sorumlusu olması beklenen düşmüş meleğin gözünden insanların davranışları gözlenerek anlatılır. Kitap ise yok olmuş Dünya’dan geriye kalan bir grup kolonicinin kendilerini buldukları bir gezegende geçer; kendilerine düşman yerli ırkların yaşadığı bu gezegende ya kendilerine bir yer yaratacaklar ya da yok olacaklardır. Hindu ve Budizm motifleri ile süslü değişik atmosferde bir kitaptır; okuma listenize eklemenizi tavsiye ederim.

Bu arada yeri gelmişken değinelim; popüler kültürde albümün adı pek çok kişiye İkinci Dünya Savaşı yıllarında geçen 1946 yapımı romantik-fantezi türünde bir film olan A Matter of Life and Death‘i çağrıştırsa da albüm adının da bununla hiçbir alakası yoktur. Filmde düşmekte olan uçağından paraşütsüz atlayan bir İngiliz pilotun düşüşü esnasında kendisini öbür dünyaya götürecek görevlinin kendisini ıskalaması sonucunda ölmeyip kendisi ile en son iletişim kuran telsiz operatörü hanımefendinin yanında bulması ve bunu takip eden fantastik olaylar mizahi bir dilde anlatılır. Benim favori aktörlerimden olan David Niven‘in başrolünde olması benim için filmi izlemek için yeterli sebeptir. Bu filmle ilgili anlatılabilecek bir başka anekdot da filmin Amerika’da Starirway to Heaven adıyla gösterime girmiş olmasıdır ki, bunun da meşhur Led Zeppelin şarkısı ile bir alakası yoktur.

Satellite 15… The Final Frontier (The Final Frontier – 2010)

Çocukluğumda TRT’de Uzay Yolu adıyla seyrettiğim orijinal adı Star Trek olan diziden beynime kazınmış “Uzay, son sınır. Bunlar yıldız gemisi Atılgan’ın seyahatleridir.” açılış cümlelerinin orijinal halinin “Space: the final frontier. These are the voyages of the starship Enterprise.” şeklinde olduğunu öğrenmem haliyle yıllar sonraya denk gelir. Ancak zamandan bağımsız olarak diziden haberdar olan hemen herkes için The Final Frontier ifadesi uzayın sonsuz enginliği ile özdeşleşmiştir. Iron Maiden de 2010 albümünde albüm adı olarak bu ifadeyi kullanmayı tercih etmiştir. Ancak şarkı sözlerindeki derinliği tartışılmaz olan grup bu şarkıda uzayda mahsur kalmış ve ölmeye mahkum bir astronotun son dakikalarını anlatmakta, son sınır olarak aynı zamanda hayatın son sınırı olan ölüme de gönderme yapmaktadır. Şarkı sözlerinde ilk başta astronotumuzun güneşe doğru sürüklenip yanarak öleceğini anladığında verdiği Icarus referansı grubun kendi şarkısı olan The Flight of Icarus‘a sevimli bir göndermedir. Sonlara doğru ailesi ile son bir kez konuşma arzusunu ifade etmesi ise müzik düşkünlerine David Bowie‘nin ölümsüz eseri Space Oddity‘de Major Tom‘un karısına veda mesajı yollamasını çağrıştıran başka bir ince detaydır.

The Alchemist (The Final Frontier – 2010)

Adı her ne kadar Paulo Coelho‘nun dilimize Simyacı diye çevrilen ünlü romanı O Alquimista‘nın İngilizcesi olan The Alchemist‘i akla getirse de yine sadece bir isim benzerliğinden bahsedebileceğiz.

Endülüslü çoban Santiago’nun sıradan hayatından sıkılıp ve tekrarlayan rüyalarında kendisine gösterilen hazineyi bulmak için çıktığı yolculuğu, bu yolculuk sırasında, hayatının gerçek amacını keşfetmek için giriştiği ruhani arayışı, yol boyunca tanıştığı farklı insanlar sayesinde kendisi hakkındaki önemli gerçekleri keşfettiği romanı çoğumuz pek severek okuduk; Santiago sonunda gerçek hazineyi kendi içinde bulduğunda kendimizce de bir kısım dersler çıkarttık. Ancak Bruce Dickinson’un şarkı sözlerinde hikayesi anlatılan simyacı bambaşka biri ve onun hikayesi de bir o kadar ilginç.

John Dee kraliçeye maharetlerini sergilerken.

16. yüzyılında yaşamış İngiliz matematikçi, astronom, astrolog ve simyacı John Dee devrin kraliçesi I. Elizabeth‘e danışmanlık yapmış, İngiliz kolonilerinden oluşan ve üzerinde güneş batmayan yapı için Britanya İmparatorluğu terimini icat etmiş bir insandır. Yaşadığı yıllarda İngiltere’nin en büyük kütüphanelerinden birisine sahip olması ile bilinir. Ne yazık ki her büyük deha gibi onun da bir zaafı; bir kötü bir dostu vardır. Edward Kelly adındaki bu şahıs başta kendisinin ruhlarla konuşabildiğini iddia etmektedir; daha sonra bu iddialar geleceği görme ve hatta metalleri altına dönüştürmenin sırrına vakıf olmaya kadar gider. John Dee kendisinin saraydaki ve soylu camiasındaki nüfuzunu kullanan bu düzenbaza o derece inanmıştı ki uzun bir yurtdışı ziyareti sırasında ruhani varlıklardan birinin Dee’nin karısını kendisiyle paylaşmalarını emrettiğine dahi ikna oldu. Gerçi bu olay ikilinin ilişkisinin kopması ile sonuçlansa da Dee’nin hayatı altüst olmuştu bir kere. Kraliçenin hizmetinden ayrılıp kıta Avrupa’ya geçen Dee kendilerini ruhani konularda yetenekli olarak ona yutturan başka şarlatanların peşinden ülke ülke dolandı. İngiltere adına casusluk yaptığı gerekçesiyle pek çok ülkeden kapı dışarı edildi, en nihayetinde İngiltere’ye geri döndü. Döndüğünde evini ve canım kütüphanesini yağmalanmış, tahrip edilmiş olarak buldu. Tekrar kraliçenin hizmetine giren Dee tahta kral I. James‘in geçmesiyle işsiz kaldı; fakirlik içinde hayata gözlerini yumdu. Doğaüstü meselelere olan saftirik takıntısına rağmen yine de devrin en büyük akademisyenlerinden biri olarak hatırlanır.

The Man Who Would Be King (The Final Frontier – 2010)

The Man Who Would Be King İngiliz yazar Rudyard Kipling‘in 1888 yılında kendi ağzından anlatarak kaleme aldığı popüler bir hikayenin adıdır. 1975 yılında aynı adla Sean Connery, Michael Caine ve Christopher Plummer‘ın oynadığı bir film olarak da sinemalarda yer almıştır. Hikaye Daniel Dravot ve Peachy Carnehan adında iki firari İngiliz askerinin yollarının Hindistan – Afganistan sınırında yer alan Kafiristan‘a düşmesi ile başlar. Tuhaf bir tesadüf sonucu Dravot burada yaşayanlar tarafından tanrı-kral olarak kabullenilir ve ardından olaylar gelişir.

Iron Maiden’in bu şarkısı kendisi ile yüzleşen bir adamın hikayesini anlatır. Hikayenin kahramanı geçmişinde bir insanı öldürmüştür ve şimdi kendi kendine kaldığı bu dağ başında vicdanı ve Tanrı ile barışık bir hale gelmeye çalışmaktadır. Şarkıda vicdanı ile yüzleşen adam figürü olarak romana referans verilip verilmediği, olayın geçtiği dağlık mekanın eski adı Kafiristan (bugünkü adı ile Nuristan) olup olmadığı konusunda ortada çok net bir bilgi yok. Belki bu sefer de literatürde bilinen bir başlık olan bu ifade şarkıya nakarat ve isim olmuştur.

When the Wild Wind Blows (The Final Frontier – 2010)

Raymond Briggs (sağda)

Raymond Briggs İngiltere’de ve Avrupa’da oldukça tanınan bir karikatürist, grafik roman yazarı ve yazardır. 1978 yılında yayınladığı The Snowman adlı grafik kitabı ile dünyaca bilinir hale gelmiş, 1982’de bu kitaptan uyarlanan aynı adlı kısa animasyon filmi ortalığı kasıp kavurmuştur. Yönetmenliğini Dianne Jackson‘ın yaptığı filme Jimmy T. Murakami süpervizörlük etmiş, müziklerini Howard Blake yapmıştır. Filmin tema şarkısı olan The Snowman o kadar popüler olmuştur ki rockseverlerin Rainbow‘dan Snowman ve Nightwish‘ten Walking in the Air olarak tanıdıkları şarkılar bu temadan coverlanmışlardır. Hatta Iron Maiden bile bu temayı 1986 konser setlerinde Rime of the Ancient Mariner‘dan Where Eagles Dare‘e geçerken Dave Murray’ın gitar solosunun bir parçası olarak kullanmıştır.

Bu kadar dağıttığım konuyu toparlayacak olursak, bahsi geçen parçamız işte bu Raymond Briggs’in 1986’da yayınladığı When the Wild Wind Blows adlı başka bir grafik romana dayanır. Romanda her an patlamaya hazır olan nükleer savaşa karşı yıllarca hazırlık yapan ihtiyar bir karı kocanın hikayesi anlatılır. Jim Bloggs nükleer savaş esnasında saklanabilecekleri bir sığınak inşa ederken karısı Hilda savaşa çay demleyerek hazırlanmaktadır. Sonunda korkulan gün gelir; Sovyet füzeleri İngiltere topraklarına düşer ve Hilda ile Jim sığınaklarına kaçarlar. İlk başlarda vartayı atlatmışlar gibi görünürken çeşitli semptomlar her ikisinde de baş gösterir; anlaşılan odur ki onlar daha sığınağa kaçamadan öldürücü doz radyasyona maruz kalmışlardır. İkili ölümü beklerken geleceğin solan umutları ve geçmişin anıları arasında dolaşırlar. Kitabın animasyon film uyarlaması da Murakami tarafından yönetilmiş ve yine 1986’da gösterime girmiştir. Filmin müziklerine David Bowie, Roger Waters, Erdal Kızılçay, Genesis gibi tanıdık isimler katkıda bulunmuşlardır.

Steve Harris ise hikayenin sonunu biraz daha farklı bağlamıştır. Çift hayatta kalmak için yıllarca hazırlık yaptıktan sonra tamamıyla yok olmuş bir dünyada kalmanın anlamsızlığının farkına varıp zehir içerek intihar eder.

The Red and the Black (The Book of Souls – 2015)

Eserlerinde Stendhal takma adını kullanan Marie Henri-Beyle 19. yüzyıl realist akım Fransız yazarlarındandır. 1830 yılında yayınladığı Le Rouge et Le Noir yazarın en bilinen eserlerinden biridir. Romanda Fransa’nın küçük bir kasabasında yaşayan Julien Sorel adında hırslı bir genç adamın hikayesi anlatılır.

Julien önce yaşadığı kasabanın belediye başkanının karısı ile bir gönül ilişkisi yaşar; küçük kasabada söylentilerin hızla yayılması ile kasabayı terk ederek bir kilisede iş bulur. Burada çalışkanlığı ile bir Marki’nin dikkatini çeker. Marki onu katip olarak evinde işe alır. Burada da rahat duramayan Julien Marki’nin kızı Mathilde ile işi pişirir; Mathilde hamile kalır. Bu durum üzerine Marki istemeye istemeye de olsa Julien’e bir unvan verip kızı ile aradaki sınıf farkını dengelemeye çalışır. Kendisi için yükselme hedefinde büyük bir adım olan bu evlilik tam gerçekleşmek üzereyken şu eski kırık, belediye başkanının karısı kıskançlık içinde Marki’ye bir mektup yazar. Düzen şaşar, evlilik bozulur. Julien gider, sinirle belediye başkanının karısını vurup yaralar. Bu suçtan idama mahkum edilir. Kendisine hala körkütük aşık olan Mathilde, Julien’in giyotinle kesilen kafasını kapar, öper ve gömer. Juien’in öldüğünü duyan belediye başkanının karısı da bu ızdıraba dayanamaz ölür. Yani, aslında tam opera olacak hikayedir. Epeyce uzun sayılabilecek roman aslında hikayesinden ziyade 19. yüzyıl Fransa’sının bir gözlemidir; hatta zaten kitabın tam adı da Le Rouge et le Noir, Chronique du xixe siècle (Kırmızı ve Siyah; 19. yüzyılın kronolojisi) şeklindedir.

Biz gelelim Iron Maiden şarkısına. 13 küsur dakika süresi ile grubun en uzun şarkılarından biri olan The Red and the Black‘te de bir insanın hayatı boyunca verdiği kavgalar ve mücadeleler konu edilir ve gerçek bir savaş ile benzerlikler ortaya konur. Aynı zamanda iskambil kağıtlarının da renkleri olan kırmızı ve siyah üzerinden şansın insan hayatı üzerindeki etkisine de dem vurulur. Birebir örtüşmese de şarkıda anlatılan hikayenin romandaki Julien’in yükselmek için verdiği mücadeleler ve şansının dönmesine benzerlik gösterdiğini düşünmek mümkündür.

Tears of a Clown (The Book of Souls – 2015)

Bizim kuşağın “Ork’lu Mork Orson’ı arıyor, cevap ver yüce şişman” repliği ile Mork ve Mindy dizisi ile tanıştığı, daha sonra hangi birisini yazmasam büyük haksızlık olacağı için burada listeleyemediğim efsane filmleri ile hepimizin gönlüne taht kuran Amerikalı aktör Robin Williams‘ın 2014 yılında beklenmeyen intiharı Iron Maiden üyeleri de dahil pek çok insanı derinden etkileyen bir olaydı. Otopsisinde, teşhis edilmemiş şiddetli Lewy cisimciği hastalığının beyninde geniş bir alana yayıldığı da tespit edilen Robin Williams bir yandan da depresyon, paranoya, insomnia ve Parkinson hastalığı ile mücadele ediyordu. Ancak özel yaşamını sanatına yansıtmayan Williams’ı filmlerinde hep neşeli, güldüren, etrafındakileri motive eden bir karakter olarak gören hayranları onun bu derece ileri safhada bir depresyonda olduğuna inanamamıştı.

Iron Maiden da bu şarkısında sanatçının bu iki yüzü arasındaki farkı ve iç dünyasında olası kargaşayı müziğe dökerek bizlere anlatmaktadır.

Days of Future Past (Senjutsu – 2021)

DC Comics takipçileri John Constantine ile 1985’te yayınlanan Hellblazer adlı çizgi romanda tanıştılar. Takip etmeyenler ise bu çizgi romanın adaptasyonu olan, başrolünü Keanu Reeves‘in oynadığı 2005 yapımı Constantine filmi ile aşina oldular bu karaktere. Ağzından düşmeyen sigarası, trençkotu ve hırpani görüntüsü ile tanınan Constantine, aslen güçlü bir büyücü olmasına rağmen bu güçlerini kullanmayı çok sevmez ve kıvrak zekası ile olayları yönetmeye çalışan bir dedektiftir. Maceraları yaşayanlar ve ölüler diyarları arasında, iblisler, melekler gibi doğaüstü öğelerle dolu bir atmosferde geçer. Alaycı, eleştirel ve kara mizaha meyilli bir karakter olan John Constantine’in fiziksel görünüşünün baz alındığı kişi ise İngiliz müzisyen Sting‘dir. Iron Maiden’in şarkısı temel olarak 2005 yılında gösterime giren filmin hikayesini anlatmaktadır.

Şarkının adının bir yandan da 2014 yılında sinemalara düşen X-Men: Days of Future Past‘i anımsattığı da bir gerçek. Daha önce de değindiğimiz gibi, muhtemelen böyle değişik tınısı olan başlıklar, içerik ile alakası olmasa da sanatçılarımızın hoşuna gidiyor ve eserlerinin muhtelif yerlerinde değerlendiriyorlar. Söylemeye gerek kalmadı haliyle; Iron Maiden’in şarkısının X-Men evreni ile bir ilgisi yok.

The Time Machine (Senjutsu – 2021)

Evet, bilimkurgunun babalarından biri sayılan İngiliz yazar H.G. Wells‘in kulaklarını bir kez daha çınlatma zamanı geldi. Caught Somewhere in Time‘la ilgili sohbetimizde bir hikayenin hayali başkahramanı olarak karşımıza çıkan yazarımızı bu kez de ilk romanı ile aynı adı taşıyan parça ile anacağız.

The Time Machine‘den yazarın ilk romanı olarak bahsetsek de, H.G. Wells daha önceleri yazdığı kısa öyküler ile büyük ilgi çekmişti. Romandan 7 yıl önce yayınladığı The Chronic Argonauts adlı öyküsü de aslında bu romanın altyapısını oluşturur; The Time Machine bu öykünün (oldukça) genişletilmiş halidir. Yazarın aralarında The Island of Doctor Moreau, The Invisible Man, The War of the Worlds gibi akla hemen gelen 50’nin üstünde romanı, 100’e yakın kısa hikayesi vardır.

Bu temayı işleyen her türlü bilimkurgu eserinin atası olan romanda ana karakter bilim adamı ve mucit olan Zaman Gezgini‘nin zaman yolculuğu macerası anlatılır. İnsanlığın ileride nasıl evrimleştiğini öğrenmek için icat ettiği zaman makinesi ile geleceğe giden kahramanımız kendisini insanların küresel bir felaketin ardından Eloi ve Morlock olarak bilinen iki ayrı türe evrimleştiği bir zaman diliminde bulur. Eloi, yüzeyde yaşayan ve hayatlarını lüks içinde sürdüren narin bir ırktır. Morlocklar ise yeraltında yaşayan daha primitif bir insan türevidir. Birlikte olduğu süreçte bu iki ırkın arasındaki tuhaf mücadelenin sırlarını keşfeden Zaman Gezgini gördükleri karşısında hayrete düşer. Daha da ileriyi merak eden gezginimiz sürekli ileriye doğru giderek dünyanın sonuna kadar olan çeşitli evreleri bizlere aktarır ve biraz mücadelenin ardından en nihayet kendi zamanına döner.

Roman, zaman ve insanlığın ilerlemesi konusunda birçok felsefi fikir içerir ve ayrıca insan doğasının karmaşıklığını keşfeder. Zaman Gezgini’nin yolculuğu, insanlık tarihinin bir yolculuğudur ve sonunda, insan doğasının farklı yönlerini, hırslarını ve karanlık yönlerini açığa çıkarır. Bunun yanı sıra yazarın romanda dünyanın geleceği ve sona ermesi ile ilgili yaptığı astronomik öngörüler romanın yayınlanmasından yüz yıl sonra ancak sahip olduğumuz teknolojik imkanları kullanarak yapabildiğimiz tahminlerle gayet uyumludur. Einstein‘ın henüz 15 yaşında olup ortada izafiyet teorisi diye bir şeyin olmadığı, zamanın dördüncü boyut olarak tanımlanmadığı bir devirde yazılan bu eser bilimsel içeriğinin tutarlılığı ile de dikkati çeker.

Haliyle Iron Maiden de bu eseri atlamamış, sayısız adaptasyonu yapılmış bu romana kendi yorumunu katmıştır. Steve Harris ve Janick Gers’in ortak çalışması olan bu parça da bir zaman yolcusunun ağzından yaptığı yolculuklar sırasında yaşadıkları ve gördüklerinden bahsedilir.

Darkest Hour (Senjutsu – 2021)

Popüler aktör Gary Oldman‘ın devrin İngiltere başbakanı Winston Churchill‘i oynadığı Darkest Hour 2017 yapımı bir filmdir.

Filmde İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın Fransa’yı işgali sonrasında Dunkirk‘te mahsur kalan İngiliz birliklerinin tahliyesi için yaşanan kriz ve İngiltere’nin savaşta izleyeceği yönü belirleyen dengelerin İngiliz Parlamentosu’nda yaşanan siyasi boyutu işlenmektedir. Filmin geçtiği dönemde Amerika Birleşik Devletleri henüz savaşa girmemiştir ve İngiltere’ye destek verememektedir. Pasifist ve barış yanlısı duruşu ile parlamentoda azımsanamayacak bir çoğunluğa sahip muhalefet lideri ve eski başbakan Neville Chamberlain de Churchill’in savaş yanlısı politikalarına karşı çıkmaktadır. Yetmezmiş gibi eski kral VIII. Edward‘ın tahttan çekilmesi olayında verdiği destek nedeni ile yeni kral IV. George da Churchill’e güvenmediğini açıkça ifade etmiştir. Bütün bunların sonucunda sürüklendiği depresyon ile de mücadele eden Churchill, savaş sonrası yazdığı hatıralarında 1940-1941 yılları arasında yaşanan bu dönemden dilimizde de kullanılan “en karanlık saat şafaktan hemen öncedir” deyimine referans ile “the darkest hours” (en karanlık saatler) olarak bahseder. Filmin adı da buradan gelir.

Iron Maiden de şarkısında Churchill’in ağzından bu dönemi ve hemen akabinde yaşanacak olan hem fiziksel hem de ruhsal zorluklarla dolu savaş günleri bir nutuk edasıyla anlatılır.

Ve nutuk deyince… Filme dönelim; her şeyin üst üste geldiği bu dönemde bir gün İngiltere kralı Churchill’e beklenmedik bir ziyarette bulunur ve savaş konusundaki politika ve planlarını desteklediğini söyler. Dunkirk’teki askerlerin küçük balıkçı tekneleri ile tahliye edildiği Operation Dynamo başarı ile gerçekleştirilir. Amerika üstü kapalı bir hülle operasyonu ile İngiltere’ye destek sağlar. Tüm bunların akabinde Churchill parlamentoya çıkar ve yaptığı etkili bir konuşmayla muhalefet partisinin de desteğini alarak savaşa girer. Filmin de son sahnesi olan bu konuşmasında Churchill ne mi demiştir?

We shall go on to the end.
We shall fight in France
We shall fight over the seas and oceans.
We shall fight with growing confidence and growing strength in the air.
We shall defend our island whatever the cost may be
We shall fight on beaches, we shall fight on the landing grounds,
We shall fight in the fields and in the streets,
We shall fight on the hills.
We shall never surrender.

E, biz Iron Maiden fanları bu sözleri daha öncen de gayet iyi biliyoruz zaten.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir